Skip to Content
Ahmet Ogut odul

“Sanat, tesadüfler ve hayat kurtaran gerçek hikayeler.”

Bu röportajı Londra-Hollanda arasında gerçekleştirmeyi planlarken İstanbul Galatada yüz yüze yapma imkânımız oldu. Londradaki çalışmanızla yolumun kesişmesi de tamamen plansız, doğru zamanda doğru yerde bulunma denklemi üzerine gerçekleşti. Yani bizi bir araya getiren biraz da tesadüfler oldu.

Güzel denk gelmiş gerçekten de. Yaptığım iş tamamıyla öyle gelişen bir iş zaten. Biraz böyle karşılaşmalar üzerine. Projenin hikayesi, o projede yer almam için gönderilen davetiyenin bana ulaşma biçimi, mekân seçimi; her detay biraz da tesadüfler sonucu birbirine bağlanan zincirin halkaları gibi.

Londra ile nasıl kesişti yolunuz?

Londra ile ilişkim eskiye dayanıyor. İlk 2007 senesinde, Londra’nın çağdaş sanat kitapları ve yayıncılığı üzerine uzmanlaşmış en önemli yayınevlerinden biri olan Book Works’un etiketiyle çıkan “Tarihte Bugün” isimli bir kitap yazmıştım. Londra’ya ilk ziyaretim bu şekilde oldu. 2012 senesinde ise Delfina Foundation) ve Tate Modern iş birliğinde gerçekleşen bir projeye misafir sanatçı olarak katıldım. Bu davet sonrasında, Sessiz Üniversite’yi (The Silent University) kurmamın yolunu açtı. Chisenhale Gallery’deki kişisel sergim ve Bir de British Art Show var tabii.

British Art Show (BAS) ile somut bağlantınız nedir?

British Art Show, normalde sadece İngiltere’de yaşayan sanatçıların davet edildiği gezici bir sergi. İngiltere’de yaşamadığım halde bu davet almamın sebebi serginin küratörlerinin daha önce yaptığım projelerle İngiliz sanat dünyasında bir iz biriktiğimi düşünmeleri olmuştu. Öğrenci borçları üzerine yaptığım 3 sanatçıyı (Liam Gillick, Susan Hiller and Goshka Macuga) kendi projeme katkıda bulunmaları icin davet ettiğim bir projeydi. Bu proje İngiltere’de birçok şehri gezdi, Edinburgh’a gitti ve beraberinde birçok etkileşimi getirdi. Sergi iki sene boyunca turladı.

Londrada yaşamayı hiç düşünmediniz mi?

Londra’yı seviyorum ve sanat ortamını kendime yakın görüyorum. Kendimi uluslararası sanatçı olarak tanımlıyorum ve Londra bu anlamda sanatçıya fırsat tanıyan bir şehir. Birçok ülke ve şehirde networking ve nepotizm ön plandayken; Londra’da fikirler ön plana çıkabiliyor. Bir de benim projelerim çoğu devamlılık gerektirebiliyor. Londra bu anlamda da sanatçılara alan açan, fikirlere odaklanmayı mümkün kılan bir şehir. Birgün Londra’da yaşamayı deneyimlemeyi de istemişimdir hep.

Ve 2025 yılında, Londranın en yoğun metro istasyonlarından biri olan Stratford istasyonu, “Saved by the Whales Tail, Saved by Art” (Balina Kuyruğu ile Kurtuldu, Sanat ile Kurtuldu) çalışması ile Ahmet Öğüt ismi ile bir kez daha karşılaştı. Hikâye çok etkileyici, o yüzden sizin cümlelerinizden dinlemek isterim.

Yıllar sonra bu proje ile Londra’ya dönüş yapmak ve o bağı yeniden kurmak önemliydi. Roma’da bulunduğum bir dönemde tesadüfen Londralı küratörler Kiera Blakey ve Chris Rawcliffe ile tanıştım. Bu buluşma beni yıllar sonra Londra’ya getirdi. Kiera geçmişte 7 yıl “Art on the Underground”ta çalışmış; o nedenle kurumu çok iyi bilen bir isim. Benim kamusal alandaki projelerimi de takip ettiği için uzun yıllardır beraber bir proje yapma isteği varmış. Daha işi yapmadan anlayan, nereye gidebileceğini görebilen ve hayata geçirebilen çok vizyonlu bir küratör. Artık böyle iyi küratörlere çok nadir rastlanıyor.

Kiera Blakey, Ahmet Ogut, Helen Whitley, Eleanor Pinfield
Kiera Blakey, Ahmet Öğüt, Helen Whitley, Eleanor Pinfield

Ben Londra’da yaşayan ve zaman zaman Stratford metro istasyonunu kullanan sıradan bir vatandaşım ve bir anda bu projeniz dikkatimi çekiyor. Hedeflediğiniz böyle bir şey miydi?

Evet, tam olarak buydu. Stratford, senede 14 milyon insanın geçtiği çok yoğun bir istasyon. İnsanların hızlı hızlı geçerken dikkatlerini çekmelerini sağlamak açısından da oldukça zor bir alan. Projenin bir müzede sergilenmesinden daha riskli bir girişim. Fakat böylesine yoğun bir ortamda birilerinin dikkatini çekebiliyorsak, detaylı bakmasını sağlayabiliyorsak, sanat projesinin kamusal alanda yapılmasının ne kadar yerinde bir hareket olduğunu söylemek de yanlış olmaz. Benim için bu büyük bir meydan okumaydı.

Gelelim bu projeye ilham olan, 2020 yılında Rotterdam yakınlarında yaşanmış o gerçek hikâyeye. Bir metro treni hattın sonundaki duraklama noktasını aşarak bariyerleri parçalıyor. Tren, yerden yaklaşık 10 metre yükseklikteki raylardan aşağı uçmak üzereyken, tesadüfen tam o noktada bulunan devasa bir sanat eserine takılarak havada asılı kalıyor. Bu sanat eseri de bir balina kuyruğu. Bu hikâye size nasıl bir ilham kaynağı oldu?

Ben zaten sanatı, sanat alanlarıyla sınırlandırmıyorum. Sanatın gücünün kendi beklentileri içinde olan izleyicisiyle sınırlı olduğuna da inanmıyorum. Hatta çok daha büyük bir gücü olduğuna inanıyorum. Bu hikâyede de planlanmamış, tesadüfi bir hayat kurtarma hikâyesi var. Bir sanat eserinin hayat kurtarma hikâyesi. Bu tarz hikâyeleri bir koleksiyoncu gibi kafamda topluyorum ve nasıl değerlendirebileceğime dair fikirler üretiyorum. İnanın gerçekte yaşanmış hikâyelerin çoğu, birçok sanat eserinden çok daha iyi fikirler barındırıyor. Kalıplaşmış sanat anlayışının ve önyargıların dışına çıkmamız gerekiyor. O nedenle tesadüfler benim için çok önemli.

Anlatımlarınız bana biraz da “Sanat toplum içindir” söyleminin sağlaması gibi geldi.

Birçok sanat kurumunun eğitim programları, müzelerin ve sergilerin anlayışları “izleyiciyi eğitmek” eğiliminde. Sanki izleyici hiçbir şey bilmiyormuş ve biz onları eğitmek zorundaymışız gibi bir algı var. Halkın sanattan anlamadığı düşünülüyor ve tepeden bir bakış var. Ben izleyicinin fikirlerini, bakış açısını çok önemsiyorum ve onlardan çok şey öğreniyorum. Sanatımı kamusal alanlara taşımaktan o yüzden çekinmiyorum.

Kamusal alanda gerçekleşen bir proje ve projeye hikâyeleri ile katkıda bulunanlar günlük yaşamdan insanlar. Bu kadar risk faktörü yüksek bir projenin başarı hikâyesine dönüşmesi nasıl oldu?

Önce poster kampanyaları ile başladık. Posterin tasarımını da oldukça basit tutmak istedik. Tek bir soruyla yola çıktık: “Sanat hayat kurtarır mı?”. “En iyi hikâye” ödülünü tasarlamayı da zaten çok istiyordum ve ödülü halktan birine vermek istiyordum. Hikâyesini en iyi anlatan ve yaptığım projenin bir sanat eserine dönüşmesini sağlayan kamudur, kamunun herhangi bir üyesidir ve gücü azımsanamaz. Küratörler duyuruyu Londra ile sınırlı tutmayı tercih etti. Hiçbir garantimiz yoktu. Bize hikâyelerini gönderen bile olmayabilirdi. Stratford metro istasyonundaki yerleştirmeye insanlar bakıp geçecek ve bağ kurmayacaktı belki. Ama tüm bu faktörlerin aksine bize bir sürü hikâye gelmeye başladı. İnsanlar bize güvendi ve özel hayatlarından kesitler sunan hikâyelerini göndermekte tereddüt etmediler. Güven olmadan sanat yapamazsınız. Sanat kurumuna güveneceksin, küratöre güveneceksin, sanatçıya, izleyiciye güveneceksin. Bu etkileşim karşılıklı ve dürüst olmalı. Aksi takdirde varla yok arası bir şeye dönüşürsünüz.

Hikâyesi ile sizin tasarımınız olan bronz heykel ödülüne layık görülen, Helen Whitley’nin “Bilezik” (The Bracelet) isimli hikâyesi oldu. Ne anlatıyordu bu hikâye?

Helen Whitley, bir doktor ve aynı zamanda bir ressam. Hastanede yaşadığı bir hayat kurtarma hikâyesini; doktorlukla ressamlığın birleşip nasıl bir kurtuluşa dönüştüğünü şiirsel bir dille anlatıyor. Küçüklüğünde hem ressam hem doktor olmak isteyen Whitley, hem doktorluğu seçiyor hem de ressam olmaktan da vazgeçmiyor. İki alanı da seçmiş olması ona bilgi ve estetiği birleştiren bir bakış açısı kazandırıyor. Bu bakış açısı da bir hastanın hayatını kurtarıyor.

Nasıl?

Küçük bir bilezik detayı sayesinde. Hastanenin acil servisine hızlıca müdahale edilmesi gereken ve o an kendinde olmayan bir hasta geliyor. Hastanın kolunda Whitley’nin görsel güzellik anlamında ilgisini çeken bir bilezik var. Whitley, saniyeler içinde beğendiği bu bileziğin aslında vücutta uyarı işlevi gören tıbbi bir araç (Pacemaker ) olduğunu fark ediyor ve MR’a girmek üzere olan hastaya anında müdahale edilmesini sağlıyor. Çünkü hasta o bilezikle MR’a girecek olursa bu durum hayatına mal olacak. Ressamlığın getirdiği estetik bakış açısı, doktorluğun getirdiği bilgi ile ortak bir alanda birleşince bir hayat kurtulmuş oluyor.

Bu proje İstanbulda bir metro istasyonuna uyarlansa nasıl olurdu?

Umarım bir gün İstanbul’da da bu projeyi gerçekleştirebilir, “Sanat hayat kurtarır mı?” sorusuna birlikte bir cevap ararız. Uzun yıllardır Hollanda’da yaşıyorum. Dünya’da birçok ülkeyi gezdim ama bana en çok ilham veren şehir her zaman İstanbul oldu.

İstanbul’u ne kurtarır acaba diye sormak daha mı doğru olur?

İstanbul kaç tane imparatorluk atlatmış ve hep ayakta durmuş bir şehir. Kendi kısa ömrümüzde birebir şahit olduğumuz kısmıyla İstanbul’u yargılamak ona biraz haksızlık yapmak olur bence.

Son olarak, röportajın başında “Sessiz Üniversite”den (The Silent University) bahsettik. Nedir bu Sessiz Üniversite?

Sessiz Üniversite; 2012 yılında Londra’da, Delfina Vakfı ve Tate Modern iş birliğiyle başlattığım bir bilgi paylaşım platformu. Yerinden Edilmiş Kişilerle işbirliği içinde kurulan bu platform; kendi ülkesinde akademisyen, mühendis, doktor, avukat gibi meslekler sürdürürken, çoğunlukla savaş, çatışma veya doğal afet nedeniyle evini terk etmek zorunda kalarak geldikleri ülkede kaybettikleri profesyonel kimliklerini yeniden aktive etmelerini sağlıyor. Dil engeli, denklik, yasal çalışma hakları gibi sınırlamalar nedenlerden ötürü mesleğini icra edemeyenler; Sessiz Üniversite sayesinde yasal haklarını elde etmeyi beklemeye gerek kalmadan kadar profesyonel kimliklerini yaşatabiliyorlar. Ben arabuluculuk görevimi tamamladıktan sonra ve ama platform kendi kendini yaşatmaya devam edebilir hale geldikten sonra geri çekiliyorum. Platformun şubeleri Mülheim, Stockholm gibi farklı şehirlere kadar uzandı ve bu şehirlerde halen devam etmekte.

Nisan 2026 – Istanbul

Sibel Tüzün
Sibel Tüzün
Kerem Gönlüm
Kerem Gönlüm
Yunus Yılmaz
Yunus Yılmaz
Mert Fırat
Mert Fırat