
“Madem oyunun kuralı bu, ben de kurallarına göre oynarım.”
Müsadenizle, veli ve öğrenciler olarak alışılagelmiş haliyle “Kerem Hoca” diyerek hitap etmek ve hikayeyi biraz başa sarmak istiyorum. Nerelerden nereye, nasıl yol aldı bu yolculuk?
Aslen Eskişehir doğumluyum ama sırasıyla İskenderun ve Ankara’da büyüdüm. Annem mimar, babam makine mühendisi. Babamın İskenderun Demir Çelik Fabrikaları’na tayini çıkınca İskenderun’a taşındık. Böylece çocukluğum ve gençliğim İskenderun’da geçti. Tam 18 yıl.
Ve Ankara ile birlikte profesyonel basketbol hayatınız başlıyor, değil mi?
Evet. Babamın Ankara Sanayi Bakanlığı’na transferinin gerçekleştiği sene, benim de üniversite sınavlarına girdiğim seneydi. Babamın tayiniyle benim Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi İstatistik Bölümü’nü kazanmam denk gelince, çocukluk yaşlarımdan itibaren ilgi duyduğum basketbol, profesyonelliğe adım attığım bir spor dalı oldu. İlk profesyonel sözleşmemi 19 yaşındayken Şekerspor ile imzaladım. Daha sonra TED Ankara Kolejliler, Ülkerspor, Anadolu Efes ve Galatasaray’da uzun yıllar forma giydim. Tam 23 sene süren bir basketbol kariyerim oldu. 42 yaşına geldiğimde de profesyonel basketbol kariyerimi noktaladım ve ailece Londra’ya yerleştik.
Ankara Fen Fakültesi öğrencisiyken hayatınıza profesyonel anlamda basketbolun girmesi üniversite hayatınızı nasıl etkiledi?
Şöyle etkiledi; üniversiteyi ancak 8 senede bitirebildim. Çünkü çok yoğun bir antrenman tempom vardı. Fen Fakültesi İstatistik başlı başına zor bir bölümdü. İlk iki sene hem üniversiteyi hem basketbolu bir arada rahat götürebildim aslında. Fakat ne zaman ki İstanbul’a transfer oldum ve ardından A Milli Takım’a seçildim; kamplar, antrenmanlar derken final sınavlarını kaçırmaya başladım. Süreç haliyle uzadı.
Aileniz ne dedi bu duruma?
Ailem küçük yaşlardan itibaren spora ilgi duymamı hep destekledi. Sporun çocuklar üzerindeki olumlu etkilerini çok iyi bilen ebeveynlerdi. Annem de gençliğinde voleybol oynamış bir insan, yani anne tarafında sporculuk var. Babamın aktif anlamda sporla bir alakası olmamış olsa da desteğini bizden hiçbir zaman esirgemedi. İki erkek evladı olan bir baba olarak, ben de ailemden gördüğüm bu destekleyici, arkanda duran tavrı bugün kendi çocuklarıma yansıttım.
Basketbol kariyerinizde bir de “12 Dev Adam” gibi efsanevi bir dönem var. Nasıl bir duyguydu o “12 Dev Adam”dan biri olmak?
Vallahi Eda Hanım, inanın şimdi şimdi, geriye dönüp baktığımda o dönem ne kadar önemli bir iş yaptığımızı daha iyi anlıyorum. Milli Takım formasıyla o turnuvalara çıkmak ne büyük bir gurur kaynağıymış, meğer ne büyük işler çıkarmışız, ne anlamlıymış… Çok özlüyorum o günleri. Zaman gerçekten hızlı geçiyor, yaş 48 oldu bile. Ama buna da şükür; 42 yaşında Londra’ya geldim ve burada açtığım akademi sayesinde yine ait olduğum yerde, sahanın içinde kalabildim.


Genç yaşta üzerinize aldığınız bu sorumluluk nasıl bir disiplin gerektiriyordu?
Basketbol benim için bir işten öte, her zaman büyük bir tutkuydu. Çünkü basketbol bizim, yani benim için en azından bir tutkuydu. 23 sene bifiil oynadım. Saha arkadaşlarımla en yakın dost olduk, koçlarımızla adeta bir aile gibiydik. Çünkü günün sonunda ailemden çok onları görüyordum. Çok yoğun bir tempo içinde çalışıyorduk. Her gün çift, hatta bazen üç idman gerektiren bir disiplin içindeydik. Düşünsenize, çok başka bir hayat birdenbire sizin yaşam biçiminiz haline geliyor. Kariyer planlamamı yaparken belki ileride bir yönetici olarak devam ederim diye düşünüyordum; şartlar beni bu şekilde yönlendirdi. Çok da mutluyum açıkçası.
Basketbol sporunun çok da yaygın olmadığı bir ülkeye göç etme fikri başlarda kulağa nasıl geliyordu?
İlk geldiğimde açıkçası çok şaşırmıştım ve adapte olma konusunda biraz sıkıntı yaşadım zaten. İngiltere basketbolunun milli takım seviyesinde olduğu yer belli olmakla birlikte, burada aslında çok büyük bir potansiyel var. Kişisel olarak zorlandığım nokta ise burada tanınan bir insan olmayışımdı. Tahmin edersiniz ki Türkiye’de her kapı açılıyordu, ismimin geçmesi bile yetiyordu. Buraya geldiğimde ise en büyük zorluğu salon bulmakta yaşadım, ki hala da yaşıyorum. Bu durum da adaptasyon sürecini etkileyen büyük bir uçurumdu benim için.
Kariyer bağlamı dışında da Londra “en sevdiğiniz şehirler” listesinde pek öncelikli bir yere sahip değilmiş gibi hissettim?
Doğru. Havasından dolayı burası benim çok sevdiğim bir şehir olamadı. Eşim ise oldum olası çok sever Londra’yı. Aktif oynandığım dönemlerde tatillerde, sezon aralarında fırsat buldukça sık sık geldiğimiz bir şehirdi burası. Ama ben her gelişimde “Bu nasıl bir hava?” diye söylene söylene gezerdim.
Eh, bir de İskenderun gibi sıcacık bir yerde büyüdüğünüzü düşünecek olursak…
Kesinlikle! Bir de Eda Hanım, spor maçları vesilesiyle dünya üzerinde gitmediğim, gezmediğim yer kalmadı diyebilirim. Ama iddia ediyorum; bizim ülkemiz gibi bir ülke dünyanın hiçbir yerinde yok.
Londra’da basketbol akademisi açmaya karar verdiğinizde en çok hangi aşamada zorlandınız?
Londra’ya ilk geldiğimde basketbol anlamında; salon bulma ve antrenman temposu gibi konularda çok zorlandım. Çocukların disiplini konusunda da başta epey zorluk çektim çünkü Türkiye’de çok farklı bir disiplin anlayışı var.
Nasıl bir fark gördünüz?
Türkiye’deki çocuklar, amiyane tabirle askeri bir disipline sahipler. Yaşları kaç olursa olsun, antrenman zamanı geldiğinde hemen hazır olurlar ve drillleri çok daha büyük bir ciddiyetle yaparlar. İngiltere’deki çocukların rahatlığı ise biraz ülkenin yapısıyla ilgili. Burası maddi anlamda çok güçlü bir ülke ve bu durum çocuklara da yansıyor. Okulda onlara hakları çok iyi öğretiliyor; çocuklar bu konuda bizden daha zekiler, durumu hemen kavrayıp nerede neyi kullanacaklarını çok iyi biliyorlar.
İlk başta zorlansam da sonra, “Madem oyunun kuralı bu, ben de kurallarına göre oynarım” dedim. Ama tabii ki disiplini elden bırakamazdım. Burada zaten okulda ve aile içinde gördükleri bir düzen var. Ben de onlara çok katı, kuralcı bir sistem uygulamak yerine; eğlenerek, oynayarak ama o spora saygı disiplinini de mutlaka aşılayarak yaklaşıyorum. Çünkü sporu her yerde yapabilirler ama disiplin bu işin özüdür.
Şu an Londra’nın 4-5 farklı bölgesinde yaklaşık 200-250 öğrencim var. O disiplini alan, daha azimli olan çocuklar çok hızlı ilerliyor. Diğer bir çocuğun 7-8 ayda ya da bir senede geleceği noktaya, disiplinli olan çocuk 2-3 ayda kademe atlayarak geliyor; bunu çok net gözlemliyorum.
Antrenmanlarınızdan gözlemlediğim kadarıyla, basketbolu sadece hobi olarak gören ve bu amaçla gelen çocuklara karşı da sonsuz bir anlayış ve alaka ile yaklaşıyorsunuz.
Tabii ki. Basketbol yeteneğini ileri seviyelere taşımak isteyen çocuklarla, sadece sosyal bir faaliyet amaçlı katılan çocukları fark ettiğim an hemen gruplar oluşturuyorum. İnanın çocuğunu akademiye sırf “Cocuğum Türkçe konuşsun, kültürünü kaybetmesin” diye yazdıran velilerim de var. Ya da “Evde günde 5 saat bilgisayar oynuyor, yerinden kaldıramıyorum; hiç değilse burada bir aktivitesi olsun, sağlıklı spor yapsın” diye getirenler var. İlk geldiğimde buradaki çocuklarımızın bu durumuna üzülmüştüm açıkçası. Çünkü ben de iki erkek evladı olan bir baba olarak hepsini kendi çocuğum gibi görüyorum ve sahada öyle yaklaşıyorum.



Günümüz çağının çocukları ile aynı dili kullanmak biz anne babalar için de sonu gelmeyen bir eğitim süreci niteliğinde. Siz Londra’daki öğrencilerinizle bu bağı nasıl kuruyorsunuz?
Dijital teknoloji çağında yaşadığımız bir gerçek ama çocukları o dijital ortamlardan biraz uzaklaştırmak gerekiyor. Bu sistemin içinde çocuklerin hiçbir suçu yok, bunu kendi çocuklarıma da öğrencilerime de anlatıyorum. Biz adeta robotik bir ortama sürüklendik ve herkes yalnızlaştı. Özellikle pandemiden sonra evimizden çıkmadan sipariş verdiğimiz, yerimizden kalkmadan Netflix izlediğimiz bir hayat tarzına geçtik. O nedenle çocukların o insani duygularına, değerlerine dokunmak bu çağda çok önemli. Ben de antrenmanlarda bunu yapmaya çalışıyorum.
Bazen kendi dönemimle ilgili bir şeyler anlattığım zaman anlam veremiyorlar tabii; çünkü onlar Kerem Gönlüm’ü bu ülkede, bu akademiyle tanıdı. Dolayısıyla iletişim kurarken onların ilgisini çekecek konulardan yola çıkmayı tercih ediyorum. Birlikte çok eğleniyoruz, aramızda çok güzel bir bağ oluşuyor. İşin ticari bir boyutu elbet var ama benim için çok geri planda bir unsur bu. Çocuklarla kurduğum o bağ ve gelişimlerini gözlerindeki ışıkta görmek her şeye bedel. Vicdanen çok rahatım.
Basketbol altyapısı anlamında İngiltere’yi yeterli buluyor musunuz? Çünkü İngiltere denildiğinde ilk akla gelen spor futbol.
Evet, İngiltere’de futbol bir numaralı spor, ben de futbolu çok seviyorum. Ancak bizim Türkiye’deki antrenman tempomuz ve imkanlarımız buraya kıyasla çok daha fazla. Burada şartlar kısıtlı ama basketbolu çok seven ciddi bir kitle var. Şu an akademimizde 6-7 tane takımımız var, maçlara gidiyoruz. Londra çok kozmopolit bir yer; Amerikalı, Afrikalı, Nijeryalı, Güney Amerikalı derken çok değişik fizikli, uzun boylu çocuklar var. Fakat maalesef imkanlar yetersiz olduğu için belli bir yere kadar gelebiliyorlar. Onlara bu imkanı sunabilmek çok önemli.
Her zaman söylerim: Bir binanın temeli sağlam değilse, bina ne kadar yüksek olursa olsun yıkılır. Ben çocuklara bu temel eğitimi vermeye çalışıyorum. Şu an çok güzel, adeta aile gibi bir ortamımız var. Covid dönemindeki açılma kapanmaları saymazsak, bu sene kesintisiz devam ettiğimiz dördüncü veya beşinci sezonumuz ve her geçen gün büyüyoruz.
Türkiye’de yaşadığınız yıllarda akademi açmamış olmanızın özel bir nedeni var mı?
Aktif basketbol oynadığım ve “12 Dev Adam” ile büyük başarılar yakaladığımız dönemde, Türkiye’de akademi açmam için çok teklif ve fırsat geldi. Ama ben kendi ismimi koyup başında bizzat durmadığım, sahada birebir çocuklarla olmadığım ve velilerle direkt iletişim kurmadığım bir işin içinde yer almak istemedim; bu benim tarzım değil. Ben o dönem aktif oynadığım için girmedim. O süreçte pek çok arkadaşım spor okulları açtı, hala da açıyorlar ve çok başarılı sonuçlar elde ediyorlar ama prensip olarak o zaman, doğru zaman değildi benim için.
İnanın bugün Manchester’dan, Reading’den arayıp “Buraya da şube açın” diyorlar ama gidemiyorum çünkü benden bir tane var. İstesem büyük bir ekip kurup ticari olarak akademiyi çok büyütürüm ama bunu yapmam. Çünkü insanlar çocuklarını bana güvenerek getiriyorlar. Yarın bir gün kurduğum akademide başka bir koç çocuğa rencide edici bir söz söylese ya da yanlış bir hareket yapsa, bunun sorumlusu doğrudan ben olacağım. O yüzden her şeyin başında bizzat durmayı tercih ediyorum. İstesem duyurumlar yapıp, reklam verip okulumu daha çabuk büyütebilirim ancak bunu özellikle seçmiyorum. Çünkü büyümek, her yere yetişememem demek. Oysa ben tüm gruplarımla kurullarımla istiyorum. Yoksa bir değeri olmaz.
Büyük oğlunuz da sizin gibi profesyonel bir basketbol oyuncusu. Seçimlerini yaparken sizin herhangi bir teşvikiniz veya zorlamanız oldu mu?
Vallahi Eda Hanım, çocuklarımı hiçbir şey için zorlamadım. Bunu akademime gelen çocukların velilerine de söylüyorum. Bazen anne baba çocuğu zorla getiriyor, çocuk antrenmanda sürekli arkasına, annesine bakıyor; mutsuz olduğu her halinden belli oluyor. Onlara hemen şunu söylüyorum: “Zeynep, Deniz, Murat… Hayatınızda kimse size zorla bir şey yaptıramaz. Keyif alacaksanız gelin, bir idmanımızı deneyin. Mutsuz olursanız hemen gidebilirsiniz ya da katılmak istemiyorsanız kenardan izleyin.” Çünkü zorla güzellik olmaz.
Bir baba olarak ileride duymaktan en keyif alacağınız cümle ne olur?
Londra’ya geleli yaklaşık 7 yıl oldu. Oğullarım Türkiye’deki o disiplinli spor ortamını ve tempoyu görerek büyüdükleri için buraya adapte olmakta hiç zorluk yaşamadılar. Bir de tabii babaları olarak beni model aldılar. Küçük oğlum kariyerimin belki sadece son dönemini yakalayabildi ama büyük oğlum şu an 18 yaşında ve Ankara’da Türk Telekom’da basketbol oynuyor. Sırf bu eğitimi alması için onu Türkiye’ye gönderdim.
Sporcu bir babanın çocukları oldukları için daha bilinçliler. İnşallah yolları açık olur ve beni de geçerler. İleride “Kerem Gönlüm’ün oğlu Kerem Can” demek yerine, “Kerem Can’ın babası da eski basketbolcuymuş” dedirtirlerse, bir baba olarak bununla gurur duymayı çok isterim.
Kerem Bey’den ufak bir dip not: Arada Ankara’ya oğlumu ziyarete gittiğimde, arkadaşları arasından beni tanıyanlar çıkınca oğlumun çok hoşuna gidiyor. E, yalan yok, benim de biraz gururum okşanmıyor değil!
Akademinizden bahsedecek olursak; yine erkek öğrenciler çoğunlukta gibi bir izlenime sahip olmak benim ön yargım olabilir mi?
Siz genelde pazar günleri geliyorsunuz, salı veya perşembe günleri gelseniz görürsünüz; akademimizde şu an 40-50’ye yakın kız öğrencimiz var. Kız çocuklarının spor yapması, özellikle bu ülkede akran zorbalığına karşı özgüven kazanmaları açısından bence çok daha değerli. Geçen sene kız öğrencilerimden biri okulundaki beden eğitimi dersinde hocasının ona, “Basketbolu arkadaşlarına sen göster, sen öğret” demesiyle öyle bir gururlanmış ki… Yabancı çocukların arasında o özgüveni yaşayabilmesi harika bir şey.
Ne kadar çok çocuğun hayatına dokunabilirsem, ileride “Bir Kerem abimiz, Kerem koçumuz vardı” diye anacaklar beni. Hepsi elimde büyüyor. Bakın, yardımcı koçum Batuhan buraya 11-12 yaşında bir öğrenci olarak başladı; şimdi 17-18 yaşına geldi ve sahada bana yardımcı oluyor. Bu benim için müthiş bir şans. Burada adeta kocaman bir aile gibi olduk. Velilerimizle çok farklı, samimi bir bağımız var. Sonuçta burada göçmeniz ve kendi kültürümüzü, o sıcak sohbeti arıyoruz. Ben bu duygularımı İngilizce konuşarak size aynı samimiyetle anlatamam, siz de bana anlatamazsınız. Biz duygusal bir toplumuz ve bu bağları arıyoruz.
Boyu yeterince uzun olmayan bir çocuk da ileride profesyonel basketbol oyuncusu olabilir mi?
İnsanlarda hep öyle bir algı var ama kesinlikle öyle değil. Fiziksel avantajlar elbette önemlidir ama boyu çok uzun olmayan bir oyuncu da çok hızlı olabilir, görsel zekası çok yüksek olabilir ya da oyun aklı fark yaratabilir. Oyunun içinde pek çok farklı parametre var. Dolayısıyla “Çocuğumun boyu kısa, basketbolcu olamaz” ya da “Bu çocuk çok uzun, kesin büyük basketbolcu olur” diye bir şey yok. Hele çocuk yaşlarda kimin ne kadar uzayacağı hiç belli olmaz. Ben kendimden örnek vereyim: 17 yaşındayken, İskenderun Arsuz’daki yazlıkta, haziran ayından eylül ayına kadar sadece bir yaz içinde tam 14 santim uzadım ve bir anda bütün hayatım değişti.
Dil konusuna değinmişken evde durumlar nasıl? Konuşma dilinin İngilizceye kayması gibi bir sorun yaşıyor musunuz?
Büyük oğlumda sorun yok ama küçük oğlum yavaş yavaş İngilizceye kaymaya başladı. Böyle durumlarda ben de arkasından hemen doğrusunu, Türkçesini söylüyorum. Ama bunu baskıcı bir şekilde yapmıyorum; çünkü yeni jenerasyon artık birer birey ve kendi haklarını savunuyorlar. Bu çok güzel bir şey ancak ahlak, saygı ve disiplin çerçevesinde olması şartıyla.
Sporculuk bir gün bitiyor Eda Hanım, ben bunu bizzat yaşadım. Başarılar, dünya ikincilikleri tarihte, YouTube’da kalıyor. Asıl kalıcı olan insanlık ve geride bıraktığınız güzel anılar. Geçmişte edindiğim başarılarımla elbette büyük gurur duyuyorum ama onun dışında şu an bir şey ifade etmiyor. Çünkü bugünkü amacım, ulaşmak istediğim hedef farklı. Şu an asıl önemli olan, çocukların hayatına dokunabilmek ve velilerden “Hocam teşekkür ederiz, çocuğumuzda emeğiniz çok büyük” sözünü duymak. Bu her şeyden daha değerli.
Türk basketbolunu konuşmazsak olmaz. Günümüzde de milli takımımız turnuvalardan madalyalarla dönüyor ama “12 Dev Adam ruhu” yakalanamıyor gibi…
O heyecan yeniden gelecek, bence ve çok iyi işler yapılacak. Basında bazen “12 Dev Adam yeniden doğdu” gibi başlıklar atılıyor; aslında 12 Dev Adam hiç kaybolmadı, 2001 yılından beri bu kültür var. Sadece jenerasyonlar değiştikçe bir duraklama dönemi yaşanabiliyor. Tıpkı “Kadın Voleybol Milli Takımımız”ın yakaladığı o harika jenerasyon gibi, bu bir akış meselesidir.
Şu an Alperen Şengün, Cedi Osman gibi çok yetenekli gençlerden oluşan harika bir kadromuz var ve başlarında Ergin Ataman gibi çok büyük bir koç bulunuyor. Turnuvalarda final oynadık; evet, belki Almanya’ya yenildik ama Almanya 6-7 senedir o seviyelerde kesintisiz oynayan, o turnuva alışkanlığı olan bir takım. Biz de o yüksek seviyeli turnuvalarda oynaya oynaya, kazana kazana bu tecrübeyi edineceğiz. Ben Türk basketbolunun geleceğine çok olumlu ve pozitif bakıyorum.
Sizin hayata bakış açınız da genel olarak hep böyle çok pozitif sanki.
Çok doğru bir tespit. Ben hep böyleyimdir Eda Hanım. Hayatta her şey güllük gülistanlık olmuyor, pek çok zorluk yaşıyoruz ama her zaman “Ben varsam hayat var” diye düşünürüm. Strese girip kontrolü kaybetmek yerine kendimi Rabbime bırakırım, “Hayırlısı böyleymiş, belki de beni bir şeyden korumuştur” derim. Buraya gelirken de Londra’da tek bir tanıdığım yoktu. Kendime güvenerek çıktım yola; “En kötü ne olabilir ki, yapamazsam dönerim” dedim.
Peki kısa sürede akademinin bu kadar büyüyeceğini bekliyor muydunuz?
Aslında basketbolu bıraktığımda buraya eşimin çay markasıyla ilgili şirket işlerine yardımcı olmak için gelmiştim. Londra’ya taşınırken aklımda bir akademi kurma fikri hiç yoktu. Eşim bana “Sen neden basketbolla ilgili bir şey yapmıyorsun?” dediğinde, ona “İngiltere’de basketbol yok ki” demiştim. Çünkü ben 1998 yılında Ülker forması giyerken buraya gelmiştim; şimdiki adı London Lions olan London Towers takımıyla EuroLeague maçları yapmış ve onları 40-50 sayı farkla yenmiştik. Kafamda İngiltere’de basketbol olmadığı fikri kalmıştı.
Eşim de bana “Daha iyi ya, sen de o boşluğu kapatırsın” dedi. Olaya hiç bakmadığım bir açıdan yaklaştı ve “Burada çok büyük bir Türk topluluğu var, neden kendi değerlerimizi koruyarak bu boşluğu doldurmayalım?” deyince ikna oldum. Hikayemiz böyle başladı ve velilerimizin de büyük fedakarlıkları ve destekleriyle bugünlere geldik.
Editörün Notu: Eşinizin bu ileri görüşlülüğüne bayıldım!
Bizzat yakından gözlemleme şansım olduğu için rahatlıkla söyleyebilirim ki, son derece egosuz, mütevazı birisiniz. Bu durumun dezavantajını yaşadığınız, suistimal edildiğiniz zamanlar olmuyor mu?
Velilerime bazen şakayla karışık, “Beni Türkiye’de olsanız hayatta bulamazdınız” diyorum; çünkü gerçekten bulamazlardı. Ama burada herkesin bende telefonu var, arayan doğrudan bana ulaşıyor. Hepimiz insanız, neden ulaşamasınlar ki? Benim tek kırmızı çizgim saygısızlık ve haddini aşmaktır. Ben insanlara ne kadar saygı ve sevgiyle yaklaşıyorsam, karşı taraftan da aynı saygıyı beklerim. Neyse ki burada şimdiye kadar hiç böyle bir sorun yaşamadık, hep çok saygılı ve nezih bir ortamımız oldu.
İleride Türkiye’ye dönme gibi bir planınız var mı?
Buraya köklenmek amacıyla gelmedim ama şu an çocuklarımla ve akademimle burada çok mutluyum. Buradaki akademim benim adeta büyüttüğüm bir bebek gibi. Tatillerde zaten Türkiye’ye gidip geliyorum, ailem orada, onlar geliyor… Kesin bir dönüş planım yok, buradaki düzenimi seviyorum. Hafta içi her gün saat 17.00’den sonra derslerim başlıyor, hafta sonu ise çok daha erken.
Evdekiler bu yoğun tempoya isyan etmiyor mu peki?
Yok, akşamları mutlaka beraber vakit geçiriyoruz. Velilerim de bazen “Hocam yorulmuyor musunuz?” diye soruyor. Çocukların o enerjisini görünce insan neden yorulsun ki? Sevdiğin işi yapmak çok büyük bir şans. Büyük oğluma da hep söylüyorum: “Bak oğlum; dünyayı geziyorsun, spor yapıyorsun, üstüne bir de para alıyorsun. Tanınıyorsun, saygı görüyorsun. Sevdiğin işi yapmaktan daha güzel ne olabilir?” Elbette sakatlıkları, özel hayat kısıtlamaları var ama düzenli yaşadığın sürece harika bir hayat.
Ve bitirirken; 19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı’na özel olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?
Çocuklarımızın, gençlerimizin milli bayramlarımızın değerini bilmesi çok önemli. Londra’da bu tarz etkinlikleri yapan dernekler var ama bunları daha da artırmamız lazım. Çocuklarımızın; bayrağımızın, bağımsızlığımızın ve cumhuriyetimizin ne büyük zorluklarla kazanıldığını öğrenmesi gerekiyor. Zamanla bu değerler yeni nesilde biraz uzaklaşabiliyor ama bu kesinlikle çocukların suçu değil; sistem ve hayat hengamesi içinde aileler de bazen kopabiliyor.
Benim de buradaki ailelerle ve velilerle imece usulü bir “Bahar Şenliği” yapma hayalim var. Geçen seneden beri aklımda ama yoğunluktan fırsat bulamadım ama çok yakında böyle bir kaynaşma festivali gerçekleştirmeyi çok istiyorum.
Çocuklarımız, gençlerimiz bizim her şeyimiz, geleceğimiz. Onlar için ne yapsak az!
Mayis 2026 – Londra