
“Sana bir şey aktardığı sürece bir çocuğun da eli öpülür.”
Yunus, Londra’daki gösterine sayılı günler kaldı, nasıl hissediyorsun?
Mesela Avrupa turnelerine son iki yıldır aşinayız ve seyirciden çok güzel tepkiler aldık. Acaba sezonu kapatmadan İngiltere nasıl olur diye düşündük ama Avrupa’daki şahane tepkilerden sonra İngiltere ve Dublin için daha da heyecanlandık. Renkli takımlarım ve yüksek enerjimizle bence orada da çok güleceğiz.
Seni düşündüren kısmı neydi?
Avrupa turnesinin ilk sezonu bizim için öğrenme sezonuydu. Çünkü Türkiye’deki oyunlarda kalabalık ekibimizle, büyük kitlelere oynadığımız nefis bir sistemimiz var. Avrupa oyunlarının ilk sezonu Türkiye’ye kıyasla daha butik tiyatrolardı. Tüm ekiple gelemediğimiz için oradaki yeni çalışma arkadaşlarımızla, yoğun hazırlıklarla şahane bir tur çıkardık. Hatta bizzat eşim ışık ve ses sistemini düzenleyip oyunu yönetti. Her türlü teknik detayla o ilgilendi. Böyle bir sistemi oturtunca Londra ve Dublin kapılarının açılmış olması, daha önce hiç deneyimlemedigimiz bir tat gibi oldu. Onun heyecanı var üstümüzde.
Nasıl bir seyirci ile karşılaşacaksın sence?
Gözlemlediğim kadarıyla Avrupa seyircisi çok daha eski bir göç. Uzun yıllardır orada yaşayan, kültürüne aşina bir seyirciyle karşılaştım. Hatta yarı Türk yarı Alman seyircilerim bile vardı. İngiltere’yi bu anlamda farklı değerlendiriyorum. Sanki İngiltere’deki göç daha yeni bir göç gibi. O nedenle Türkiye’deki seyirciye benzer bir seyirci kitlesi ile karşılaşacağımı hissediyorum.
Peki seyirciyi neler bekliyor? Nasıl bir gösteri “Olay Yeri İnceleme”?
Oyun; kondisyonu yüksek, gülmekten ve odaklanmaktan yorula yorula ilerleyen, arada dinlene dinlene devam ettiğim, ritmini daima yüksek tuttuğum, eski usul bir oyun. Hepimiz biraz veya çok; ortak bir Anadolu kültürü ile büyümüş insanlarız ve ortak şeylerimizle dalga geçip güleceğiz. Zaten önce kendimle, ailemle dalga geçerek başlıyorum oyuna. Herkes kendisinden bir şeyler buluyor. Kahkahalarla da noktalıyoruz. Oyunda; tıpkı skeçlerim ve tüm mizah anlayışım gibi; her şeyin ‘’aşırısını’’ tiye alıyoruz. Yani oyun boyunca herkese, her şeye sıra gelecek.
2Oyun diye bahsediyorsun, o zaman stand up seyretmeyeceğiz?
Evet; sesiyle, ışığıyla, koreografisi ile tam olarak bir ‘’oyun’’ gibi hissettiriyor. Hatta bunun takdirini benden önce aktör ve yönetmen arkadaşlarım vermişti. Onlar farkettirmişti bana yani. Oyunu izlediğinizde siz de fark edeceksiniz; seyirciden, kurumlardan, durumlardan bağımsız bir oyun bu. Stand up gösterilerinde seyirciyi de belli noktalarda gösteriye dahil edersin ya da hiç etmezsin. Hatta seyirci oyunun neredeyse yüzde ellisini belirler ama “Olay Yeri İnceleme” o tarz interaktif bir gösteri değil.
“İyi bir oyunu Türkiye’nin her yerinde oynayabilmelisin” diyorsun, ne demek bu?
Büyüklerimden duymuştum bunu. Yola çıkış noktam da hep bu düşünce üzerinden oldu. “Olay Yeri İnceleme” tek bir kesim, tek bir konu ya da belli başlı şehirler üzerinde dönen bir oyun olsun istemedim hiçbir zaman. Çocuk yaşlardan yetişkinlik dönemlerimize; bizlere yaptırım gibi yansıtılan konulara beraber gülelim, herkes kendisinden bir şeyler bulsun istedim. O nedenle de Türkiye’nin her ilinde oynayabildiğim bir oyun “Olay Yeri İnceleme”.
“Oyunda küfür var” klişesi ile gelenlere cevabın nasıl oluyor?
Valla oyunda küfür ediyorum çok da güzel ediyorum. Çünkü küçüklüğümüzde de bize küfür öğretti büyüklerimiz, bundan da çok büyük keyif duydular. “Biraz düşünün en yaratıcı küfürleri dedeniz öğretmedi mi size?” ‘’Hadi amcaya ***venk de’’ diyip gülmediler mi?’’ Sonra sizi iyi üslup bilen birer memur olmanız için diretip, mesleklerinizi ilgi ve yeteneğinizden bağımsız, daha küçücük yaşlarınızdan itibaren atamadılar mı size?’’ diye soruyorum gelen seyirciye. Aslında herkes her şeyin farkında. En yaratıcı küfürler, en can alıcı lakaplar o eski köylerde edilir, takılırdı. Ben hiçbir aklı başında seyircimin sadece küfüre güldüğünü görmedim. Ne diyorsam hep bir durumun amacına hizmet ettiği içindir.
Sen hangi sosyal yaptırım konularından çok çektin de bunlar birer espri olarak yer buldu oyununda ya da sosyal medya videolarında?
Mesela, dediğim gibi -geleceği garantili- diye memur olmamız için diretmedi mi çoğu aile çocuklarına? Etnik kökenim, değerlerim konusunda beni o kadar yordular ki Türkçeyi neredeyse 19 yaşında öğrendim. Üniversiteye girdim, orada düzeldi Türkçem. Tiyatrocu olmak istiyordum mesela bir baktım ‘’Q’’ der gibi telaffuz ettiğimden “K” harfini kullanamıyorum. Büyüklerimiz bu konularda bizi beslemedikleri gibi üstüne beklenti içine girdiler yıllarca. Bunlar da birer espri konusu olarak başka bir boyuta taşınmış oldu ve seyirciye “haydi gelin beraber güleceğiz” diye çağrıda bulundum. Bir de mesela özellikle İç Anadolu’da “Yaşlı bir değerdir, saygı duyulması gereken kişidir” algısı yaratılır. Elbette yaşlıya saygı duyulmalı ama sırf sadece ‘’yaşça büyük olduğu için’’ değil. O yaşa kadar edindiği tecrübeleri sana ilimle aktardığı için saygı duyulur. Sırf bir nesile; yaşlı olduğu için, nur yüzlü olduğu için koşulsuz şartsız saygı duyulur mu? Şimdi huzurlu huzurlu konuşuyor ama o nesil de genç olmadı mı? Benim nenemle evlenmeden önce başkalarıyla samanlık seyran etmedi mi? Bir insana; yaşından bağımsız; üslubundan, hitabetinden, kültürel aktarımından, manevi güzelliğinden saygı duyulur. Sana bir şey aktardığı sürece bir çocuğun da eli öpülür.
Kalabalık bir aileden geldiğini, bu durumun hikaye zenginliğine etkisini sıkça dile getiriyorsun. Daha çekirdek bir aileye doğmuş, metropolde yetişmiş biri olsaydın, nasıl bir komedyen Yunus Yılmaz duruyor olurdu karşımızda?
Tespitiniz çok doğru. Bu benim de sıklıkla düşündüğüm bir durumdur. Annem beni iyi bir pedagoji birikimi ile büyütseydi durum daha farklı olabilirdi. Benim mizahımın temel beslendiği nokta; sanata, felsefeye ulaşma çabam ile aile yapımın çatışması arasında çıkan savaşın bir sonucu. Babama, anneme, aileme olan hırsımı kahkaha ile veriyorum.
Ailen kahkahayla karşılık verebiliyor mu bu duruma?
Ailemde herkes çocukluğumdan bu yana komik olduğumu bilirdi de, o zamanlar “yazık bu da delirdi” şeklinde tepki verirlerdi. Bildiğin deli gözüyle bakıyorlardı herhalde ama kimse günün birinde komedyen olup aile fertlerinin alayını sahnede anlatacağımı, ekranlardan izleyeceklerini tahmin etmemişti.
Editörün notu: Yunus bu kısımları o kendine özgü mizah anlayışı ile öyle tatlı tatlı anlatıyor ki sohbetimiz sık sık kahkahalarımızla bölünüyor.
Yunus’un notu: kesinlikle onaylıyım efenim. :)



Şimdi ne diyorlar peki?
Şimdi memnunlar. Deli gözüyle bakmıyorlar artık. Aslında biz ailece mizahçıyız. Babam da çok komik bir adamdır. Bir tek annemin mizah anlayışı hiç yoktur. O daha ciddi dominant bir kadındır. Beni destekler, mizahıma güler ama istihdam ağırlıklı “çalışalım, üretelim” anlayışındadır. Sıkı bir kadın hakları savunucusudur. Bizim kasabanın ilk kadın terzihanesini açmış aydın, kendini geliştirmiş bir insandır. Terzihanesinde çalışanların hepsi kadındır ama mizah anlayışı olmayan bir insandır.
Anneni en çok hangi esprilerin güldürür?
Babamla ilgili anlattıklarıma çok güler hatta “Evet evet babası aynen böyle” diyerek de onaylar.
Sahne kostümlerini çok tarz buluyorum. Üzerine titizlikle düşünülmüş parçalar kombinliyorsun. Annenin katkısı oldu mu kostüm hazırlıklarında?
Oldu, oldu. Hatta ilk sezonun kostümlerini annem yaptı. Kostümler konusunda başta çevremin önyargılarını yıkmak biraz zor oldu. “Böyle cıvıl cıvıl, ışıl ışıl bir kostüm istiyorum” dediğimde menajerim, ekip arkadaşlarım hatta kostüm tasarımcım tarafından bile “Neden? Zaten yeterince komiksin, bu tarz kostümlere neden ihtiyacın var?, insanlar ne der?” tarzı tepkilerle karşılaştım.
Savunman ne oldu?
Nihayetinde yaptığım iş sahne sanatı ve bunu bütününde düşünmek istiyorum. Müziğiyle, ışığıyla, kostümüyle… Ürün ortaya çıkana kadar bunu kimseye anlatamadım. O nedenle de ilk başta internetten “oversize” bir takım elbise satın aldım. Normalde bol olması gereken takım elbise fiziğim itibariyle üzerime cuk oturdu. Annemin yaratıcı yönü de bu aşamada devreye girdi işte. Ceketimin yakasına parlak taşlar dikmesini istedim en güzel şekilde dikti.
“Oğlum sen ne yapıyorsun?” demedi mi hiç dikerken?
Annem benim delirdiğimi sanırım ben çocuk yaşlardayken anladı. Fakat şunu da inkar edemem; 12-13 yaşlarından bu yana tiyatro yapıyorum ve annem istisnasız bütün oyunlarıma gelen tek kişi oldu.
Her zaman gururla bahsettiğin “Mahallecilik” kültürünün hayatına kattığı zenginlik kostümlerde de kendini gösteriyor. Öyle ki; ilk kostümlerinin çoğunu, mahallelerin neredeyse unutulmaya yüz tutmuş dükkanlarında buluyorsun.
Aynen öyle oluyor. Mesela aradığım o cıvıl cıvıl gömleği bilinen mağazaların hiçbirinde bulamıyordum. Çünkü ben, mahalle orkestrasındaki çalgıcıların giydiği o gömleğe ulaşmaya çalışıyordum. Bu da yine direkt mahalleden beslenmemi sağladı. Hani mahalle aralarında, ayda yılda bir satış yapan dükkanlar olur ya!
Evet…
O dükkanın içinde de genelde kel, bıyıklı, çok yavaş hareket eden Hasan abiler olur. İşte ben aradığım o cümbül cümbül, istediğim parlaklıkta, istediğim kırmızı tonunda gömlekleri o dükkanlarda buldum. 45 numara ayakkabıyı her yerde bulmak zor bilenler bilir. Ayakkabımı da “bilmem ne kunduracılık” dükkanlarında buldum. 300-350 TL’ye satılan ürünleri benden başka alan olmadığı için dükkan sahibi bile pahalı buluyordu bu rakamları. Hepsi gözbebeğim oldu o kostümlerin. Tasarımcı imzası taşısa o istediğim retroluğa ulaşamazdım inanın.
Bir süre sonra mahalle dükkanının stoklarındaki üç beş gömlek yetmez olmuştur ama.
Tabii. İkinci sezonda iki tane kostüm yetmemeye başladı. Kumaş kalitesi itibariyle de yıpranıyordu. Sonra yolum, sosyal medyadan da takipleştiğim İzmir’de avukatlık yapan ama içinde aynı zamanda tasarımcılık cevheri taşıyan Umut ile kesişti. Ona sahnede ne hissetmek, ne hissettirmek istiyorum, hangi renkleri, hangi tarzı, hangi takıları sevdiğime dair bütün detayları anlattım ve kendimi Umut’un tasarımcılık anlayışına teslim ettim. “El elden üstündür” nihayetinde. Ben ekip arkadaşlarımın hepsi ile bu şekilde çalışırım. Kafamda hayal ettiğimi anlatır kalanını onların uzmanlığına bırakırım.
Sahnede görselliğe bu kadar önem vermende, üniversitede güzel sanatlar okumuş olman olabilir mi?
Muhakkak. Çünkü hocalarımız bize “Sanat, sanat içindir” kuramını öğretti, çok da içime sinen bir kuram oldu bu. Sanat politika için değildir, sanat sosyal mesaj için değildir, sanatçı halkın sesi olmak zorunda değildir. İsterse tabii ki olabilir ama böyle bir zorunluluğu yoktur. Bizler estetik kaygıyı doyuran insanlarız ve bunu başarabiliyorsak ne ala bize.
Diyelim ki, görsel olarak dört dörtlük bir iş çıkardın, kostüm süper fakat gösteri esnasında seyirciden beklediğin reaksiyonu alamıyorsun. Nasıl etkiler bu durum performansını?
Teknik kısmını açıklayayım önce. Seyirci kendini rahat hissetsin diye ışıklar tamamen karartılır ve sadece sahneye ışık verilir. Seyirciyi görmem. İlk zamanlar birçok seyirci adayım belki de bu yüzden oyuna gelmeye çekiniyordu. “Ya! kesin bir şey soracak”, “Kesin sataşma sırası şimdi bize gelecek” diye düşündüler. Ben seyirci ile iletişim kurmuyorum, interaktif bir performans sahnelemiyorum. Çıkıyorum, oyunumu oynuyorum ve dağılıyoruz. Tabii ara ara bazı sahnelerde, seyirciyi gördüğüm ışıklandırmalar oluyor. Ve görüyorum ki seyirci reaksiyonu hiçbir zaman yüzde 70’in altına düşmüyor. Bunu egosentrik bir taraftan söylemiyorum ama bugüne kadar güldüremediğim hiçbir sahne olmadı şükür.
Reaksiyonun diğer şehirlere göre düşük kaldığı nereler oldu diye güncelleyeyim o zaman soruyu.
Kimileri “Kırıkkale” falan diyeceğimi zannediyor ama beni şaşırtan şehir Muğla oldu. “Etrafı rahatsız etmemek adına acaba daha ne kadar sessiz gülmeliyim” diyecek kadar düşünceli şahane insanlarla dolu Muğla. Şakaları yapıyorum yapıyorum alkış gelecek yerlerde tık yok. Oyun bu şekilde bitti. Öğretmen olan ablam da Muğla’da yaşıyor. Oyun sonrası öğretmen arkadaşları ve öğrencileri ile birlikte yanıma geldiler. Ne derlerse beğenirsiniz: “Ay ne güldük, çenemiz ağrıdı gülmekten!” “Eee! Ben neden duymadım?” dedim. Meğer Muğla’nın ritmi buymuş. Adana’da iki buçuk saat sahnede kaldım “Bir daha! Bir daha!” diye salon yıkıldı. Orada da, “Bir daha ne demek manyak mısınız?” oldum.
Sosyal medyada hatırı sayılır bir kitleye hitap ediyorsun, gösterilerine bilet zor bulunuyor. Bekliyor muydun böylesine büyük bir başarı?
Beklemiyordum desem herkesten önce kendime, yeteneğime, geleceğime ayıp etmiş olurum. Ben kendime inanacağım ki, çevrem inansın. “İnşallah olur, eh! bakacağız, kısmet” şeklinde yaklaşamam bu konuya. Bu, “Ben de mi emin değilim komik olduğuma?” demek gibi bir şey. O yüzden tabi ki bekliyordum. Ne mutlu ki ilgi ve yeteneğim doğrultusunda çok çalışıp, çok sevdiğim bir bunu iş yapıyorum
İlk gösterin hangi şehirde oldu?
Mardin’de. Eşimin öğretmenlik görevinden dolayı bir dönem Mardin’de yaşıyorduk. 25 kişilik bir gruba ücretsiz oynadım oyunu. Hatta şarap ve üzüm ikram ettim, “Hiçbir şey olmuyorsa şarap içeriz” diye düşünüp gelsinler diye.
Belli ki sadece şarap ve üzüm ikram etmenin birkaç adım ötesine geçmiş…
Evet, o 25 kişiyi memnun gönderdik evlerine ve o 25 kişi bugün bu noktaya ulaştı. Fısıltı gazetesiyle büyüdük kulaktan kulağa yayılarak. Bir yandan da çok çalıştık, çok emek verdik elbette. Bir röportajda duymuştum: “Johnny Depp de olsan insanlar sadece ilk beş dakika seni Johnny Depp olduğun için izler, sonra komik misin değil misin ona bakarlar” diye anlatıyordu bir komedyen.
Sosyal medya için hazırladığın videolar “Bir espri geldi aklıma patlatayım” şeklinde mi çekiliyor yoksa kurgu payı var mi?
Durum komedisinden beslendiğim bir mizah türü yaptığım için bunu hikaye olarak kaleme almak biraz zor. Videolarımda rol alan insanların da doğal reaksiyonlarını yakalamak istediğimden çekim öncesi kafamdaki fikri paylaşıyorum ama vurucu şakaları söylemiyorum fikir aşamasında. “Şimdi kapıdan gel, bana şunu şunu söyle” diye yönlendiriyorum ve başlıyoruz çekmeye. Hiçbiri senaryolaştırılmış videolar değil. Fakat o izlediğiniz videoların arkasında da bir ekip işi var elbette.
Hemcinslerinden çok karşı cinsle daha iyi anlaşıyor gibisin.
Aslında yüzde elli elli. Ama videolarıma gelen tepkiler bağlamında bir karşılaştırma yapacak olursak kadınlar takdirini esirgemiyor. Var olanı taçlandırıyor, çiçeklendiriyor, ateşi alevlendiriyor. Erkekler ise başarıyı daha zor takdir ediyor. Bir de Eda Hanım, ben erkek erkeğe ortamları vallahi hiç sevmiyorum, sevemiyorum. Kadın erkek dağılımının eşit olup ortak konuların konuşulup bahsedildiği ortamları tercih ediyorum.
Ama seni böyle kadınlarla gıybet ortamında da düşünebiliyorum ben.
Ya benim çocukluğum evimizin alt katında yer alan “Elisa Bayan Kuaförü”nde geçti. Annem evde olmadığı ve tabii ki anahtarı da bırakmadığı zamanlarda o kuaförde oturur beklerdim. Keratin kokusu, sigara dumanı içinde geçen bir çocukluk. Ben kaç kadına aşık oldum o kuaförde, üstelik daha 11 yaşında bir çocukken. Kadınların yoğunlukta olduğu ortamlara bu kadar aşina olmam ve videolarıma yansımasının bir sebebi de bu.




İyi travma değil aşk hikayeleri çıkmış “Elisa Bayan Kuaförü”nden.
Travmam mı olmadı yoksa mizahla mı yansıtıyorum travmamı bunu ben de bilmiyorum. Benim kaş alan kuaför bir tiplemeyi canlandırdığım videom var hatırlar mısınız? “Sen böyle kaş almayı nereden biliyorsun?” diye yorumların yağdığı…
Editörün notu: Ay evet evet! Gözümün önüne geldi şimdi o video. Biraz daha devam edersen canlandırmaya, röportaja devam edemeyeceğim gülmekten. Izlerken `yok artık bu kadar da olmaz acaba bir donem kuaförde kaş mı aldı` diye bile düşündüm.
Biraz eşinle olan aşkından devam edelim biz en iyisi. Öğretmendi eşin değil mi?
Öğretmendi, bıraktı. Hatta bir sabah uyanıp istifa etti. “Ben gideyim de istifa edeyim” diyerek. Bu konuda deprem gibi bir gerçeği yaşamak mevzuya uyandırdı bizi. Demek ki hayat üç gün ve bir sabah gayette kalkıp sevmediğin işinden istifa edilebilir dedirtti bize. Aman neyse…
Güzel konulardan devam edelim biz. Nasıl tanıştınız?
Aşık olduk biz. İlk görüşte hem de. Eskişehir Üniversitesi’nin tiyatro ekibinde tanıştık. Onun dahil olduğu tiyatro grubunda ben de oyuncuydum. Tiyatronun kapısından bir girdim, bakıştık ve aşık olduk.
Çok genç yaşlarda başlayan ve evlilikle noktalanan bir beraberlik. Var mı bir sırrınız?
Her çift gibi biz de tartışıyoruz elbet, üzülüyoruz, sıkılıyoruz. Ama en öncelikli sırrımız aşık olarak evlenmemiz. İkinci sırrımız da evliliğimizde hırsa yer olmaması. O benden çay istemişse “Kalk al, ayağın yok mu?” demem hatta “Dur kendime de kahve yapayım kalkmışken” diyerek yaklaşırim konuya.
Evinizin sakini kim, sinirli olanı kim?
İlişkilerde bir sorun olduğunda sıcağı sıcağına konuşma taraftarıyım ben. “Seni üzen noktalar ne? Seni mutlu eden noktalar ne? Biraz onlardan bahsedelim” şeklinde yaklaşırım. Eğer bu sunduğum çerçeve istediğim şekilde ilerlemiyorsa, karşı tarafa bu noktada ulaşamıyorsam o zaman sinirleniyorum. Vallahi dürüst olacağım sinirlenme durumu var bende, yok değil. Sinirimi yavaş yavaş törpülemeye başladığım zamanlardayım. “Çok törpüledim mi?” Sanmıyorum! Ama törpülediğimi hangi noktada anladım biliyor musunuz? Sinirimi arkadaş çevreme hiç yansıtmiyorum. Ama söz konusu yakın çevrem olunca sinirimi göstermekten çekinmiyorum. Bu bir süre sonra bana çok haksız bir yaklaşımmış gibi geldi ve o noktada artık sinirimi törpülemem gerektiğine karar verdim.
Popülerlik insanı yalnızlaştıran bir unsur mu?
Benim her zaman çok az dostum oldu, hala da öyle. Saysam bir elin parmaklarını geçmez. Dost ile arkadaşı çok net ayırırım ve iyi dost seçmekte çok başarılıyımdır. Dostlarıma çok değer verir ve aynı karşılığı alırım. Arkadaş çevremde ise değişiklik oldu bu zaman zarfı içerisinde. Akrabalarımla ünlü olmadan önce de pek görüşmüyordum şimdi de görüşmüyorum. Mizah da bu kaotik durumdan ortaya çıkıyor zaten.
Nasıl mesela?
Geçtiğimiz günlerde memleketim Hatay’ı ziyarete gittim. Hatay’da, her gittiğimde mutlaka uğradığım bir saat dükkanı vardır. Dükkanda biri, “Yunus merhaba beni tanımadın mı?” diyerek yanıma geldi. “Özür dilerim tanıyamadım” dedim. Meğer kuzenimmiş ve ben o kuzenimi hayatımda bir kez olsun görmedim, aynı sofraya bile oturmadım. Nerede oturduklarını bilirim ama evlerinin içini hiç bilmem mesela. Bozuldu tabii. Çok enteresan değil mi bu ama? Kanımız aynı diye de kaynaşamam ki ben o kuzenle. O an gerçek anlamıyla tanımadığım bir insan o benim için.
Yakında bir Netflix projesinde göreceğiz seni sanırım. Biraz ipucu alsak?
Evet, evet. Senaryosunu Caner Özyurtlu ve Volkan Öge’nin yaptığı, Bartu Küçükçağlayan ve Songül Öden ile birlikte rol aldığım; korku, bilimkurgu ve mizah içeren bir dizi geliyor. Şu an için bu kadarını söyleyebiliyorum sanırım.
Bir programda Cem Yılmaz’a duyduğun hayranlıkla ilgili sözlerine denk geldim. Kendisi ile bir araya gelme fırsatınız ya da paylaştığın videolara yorum yapma gibi bir durum oldu mu?
Cem Yılmaz’ın çalıştığı yönetmenlerle, oyuncularla şansım çok oldu. Kendisi ile hep ortak bir çemberde dolanıp durduk ama şu ana kadar hiç denk gelmedik. Ama ondan takdir görmek benim için işi alıp zirveye koymak olur. Her şeyden önce Cem Yılmaz ile tanışıyor olsam da olmasam da o adam benim abim. Birçok şeyi ondan gördük, üstüne ekledik çıkardık. Yenilendikçe, kendimize bir şeyler kattıkça bir noktadan sonra ayrıldık. Ama Cem Yılmaz gibi ya da Ata Demirer gibi stand up adına temel taşları hep onlardan öğrendim
“Olay Yeri İnceleme” isminin çıkış hikayesi beni çok etkiledi ve çok anlamlı buldum. Keyifli sohbetimizi bu hikaye ile sonlandırmak isterim.
Tabii zevkle. Bahadır Baruter çok kıymet verdiğim çizerlerden biridir. “Evim Evim Güzel Evim” sergisiyle hayatıma girmiş bir isimdir. Sergiyi gezdikten sonra beynimden vurulmuşa döndüm. Serginin, “Evler inşa ettik, içine kendimizi hapsettiğimiz” manifestosu beni derinden etkiledi. Gerçekten de düşününce, gerçek yüzümüzü oralarda; sadece kendimize gösterdiğimiz evler inşa ettik biz. Evler bizim kutsal tapınaklarımız oldu. Daha küçük yaşlarda ileride yaşamak istediğimiz evlerin hayallerini kurdurttular bize. Koca dünyayı bir tek evden var ettiler. O hayal ettiğimiz evlerin perdelerine kadar her detayı düşündük durduk, giderek küçülttüğümüz bir dünyaya hapsettik kendimizi. İşte “Olay Yeri İnceleme”nin çıkış noktası bu sergidir. Seyirciyi evinde gibi hissettirmek istiyorum. Ama nasıl bir ev? Kimsenin seni görmediğinden emin olduğun o ev. Ben, o evdeki en estetik olmayan halini, nasıl biri olduğunu, duygu kırıklıklarını, kıskançlıklarını v.s her şeyi biliyorum. Peki sen kendine bunu itiraf etmeye hazır mısın? Ana fikir bu.
“Gel evimizde gibi hissedeceğimiz bir ortamda, o en gerçek halimizle, birlikte dalga geçelim.”
Mayis 2026 – Londra