
“Oldum olası etiketlere, tarzlara isim verilmesine karşıyım.”
Sohbetimize tabii ki Eurovision ile başlamak istiyorum. Geçtiğimiz hafta sonu 70.si düzenlenirken; siz de Eurovision’a katılışınızın 20. yılını hoş bir sürpriz eşliğinde kutladınız. O sürprizin ayrıntılarına geçmeden önce Eurovision’un nasıl bir hatırası kaldı sizde?
Eurovision tartışmasız dünyanın en büyük müzik organizasyonu. Benim için de her şeyiyle çok farklı bir deneyimdi. Provalarından basın toplantılarına, prodüksiyon disiplini, teknik detaylar. Profesyonel deneyiminin yanı sıra üzerinizdeki o milli yükün ağırlığı. Destekleyenler, eleştirenler. Hayatta bir kez yaşanan, en çok çalıştığım, iyisiyle kötüsüyle unutulmaz anlarla dolu bir dönemdi.
Aslında İngilizce yazılmış ve hazırlanmış bir parçayı son anda Türkçe seslendirmek de ilginç bir deneyim olsa gerek.
Yayın kuruluşundan gelen teklifi kabul eder etmez çok yoğun bir hazırlık süreci başladı. Sözü ve müziği bana ait 3 şarkı hazırladım. Hepsi İngilizce yazıldı. `Superstar` en çok üzerinde durulan şarkı oldu. Bunun üzerine şarkının Türkçe versiyonunu da hazırladım. Sözlerin anlamından çok ses uyumu olarak İngilizce versiyona uygun duyulmasını hedefledim. Tüm tanıtımı İngilizce versiyonla yaptık. Favoriler arasındaydık ve hatta ilk beşte gösteriliyorduk. Final anına kadar İngilizce seslendirmek için izin almaya çalıştık. Açılmayan telefonlar, keskin kararlar, tartışmalar, kavgalar… O özel sahneye çok büyük bir stres altında çıktım.

Ve 20. yılınıza özel sürpriziniz “Hey Hey” ile ortalığı kasıp kavuruyorsunuz şu sıra. Kimileri Sibel Tüzün yeni bir single ile aramıza geri döndü heyecanını yaşadı ama hikayesi öyle değil sanırım.
2006 yılında Eurovision için hazırladığım üç şarkıdan bir tanesiydi “Hey Hey”.”Süper Star” Eurovision yolculuğumun resmi şarkısı olurken “Hey Hey” dokunulmadan kaldı ve resmi olarak hiçbir yerde yayınlanmadı. Ta ki bugüne kadar. Superstar’ın Eurovizyon final sahnesinde yer alışının 20. Yılında , tam 20 yıl sonra aynı günde `Hey Hey` hazine sandığından çıktı. İyi ki de zaman kapsülünü açmışız. 2000’lere özlemimiz, Hey Hey’in muhteşem enerjisi hepimizi nostaljik bir yolculuğa çıkarttı. Mr. Impossible ile tanışmayı bekleyen çok insan varmış meğer. Şarkı resmi olarak yayınlandığı günden beri şahane yorumlar alıyorum. Ve cevabını asla bilemeyeceğimiz bir soru yükseliyor. Eurovizyon’a Hey Hey’le katılsaydık sonuç ne olurdu?
Bu son derece enerjik başlangıcın ardından Londralı Sibel Tüzün’le sohbetimize devam edelim. Nasıl geçiyor burada günler?
Çok şükür zaman içinde burada da güzel bir sosyal grubumuz oluştu. Sahne de devam ediyor, turneler yapıyoruz. Geçtiğimiz sene; Cambridge, Oxford, Brighton, Edinburgh, Birmingham derken toplam beş şehirde turneler gerçekleştirdik. Bizi oralarda özleyen dinleyicilerle kavuşma hali de başka bir keyif, farklı bir lezzet. Mesleğimle ilgili çeşitli programlara giriyorum, sertifika programlarına katılıyorum, çok keyif alıyorum. Burada herhangi bir eğitim almak, kendimi farklı bir alanda geliştirmek istediğimde dünya çapında geçerliliği olan sertifikalara, diplomalara ulaşabiliyorum. Hayat boyu eğitim anlayışına hep inanmışımdır ve bu ülkede eğitime başlamanın yaşı yok. Çok güzel değil mi?
Bunların dışında, hayat aşağı yukarı Londra’da da aynı akıyor. Sadece burada biraz daha fazla çalışıyorum. Düşünsenize en basitinden Türk ehliyetim bile burada geçmiyor ve ben hala ehliyet sınavına girecek zaman bulamadım. Çünkü sıfırdan bir sistemin içine girdim. Türkiye’den çok daha yavaş yürüyen, alışık olmadığımız bir sistem var burada. İngilizce’ye gayet hakim olsanız bile içinde yaşamaya başladığınız zaman bir İngiliz gibi hakim olmadığınızı fark ediyorsunuz. Özetle; İngiltere’ye göç ederken geride bıraktığım değil ama hayatıma eklediğim birçok detay oldu.

Londra, Sibel Tüzün’u yakından takip ediyor ama Türkiye’den bu röportajı okuyacakların ilk tepkisi “Aaa! Sibel Tüzün Londra’ya mı taşındı?” şeklinde olur mu sizce?
Londra’ya 31 Ağustos 2020 tarihinde geldik, pandeminin tam ortasında. Pandemide zaten her şey durmuştu biliyorsunuz; hepimiz çok içimize çekilmiştik, sahneler durmuştu. O nedenle sanki o gün bugündür Türkiye ile arama mesafe girmiş gibi durdu. Oysa pandemi sonrasında ve İngiltere’de vize bekleme süreleri dışında Türkiye’ye sürekli gittim geldim. Oradaki sahnemi zaten hiç bırakmadım, kurumsal sahne işlerim de devam etti. Fakat yeni albüm çıkartmak ya da televizyon programı yapmak anlamında soruyorsanız o tarz çalışmalara pek vaktim olmadı açıkçası. O nedenle bu röportajı Türkiye’den okuyacaklar için beni Londra’da görmek bir sürpriz olabilir gerçekten de.
Kızınız Elaya’nın müzik eğitimi aldığından bahsetmiştiniz röportaj öncesinde, biraz bu konudan bahsetmek isterim.
Elaya’nın müziğe oldum olası ilgisi vardı. Zaten Elaya da Çınar da neredeyse sahneye doğdular. Her ikisinde de hamileliklerimin 7.5 – 8. ayına kadar sahne aldım. Beden hafızalarına o an müzik yerleşti bir kere. Drama, sahne sanatları, müzik hep ilgi alanlarının içinde oldu ve Elaya akademik anlamda da bu yolu seçti. Imelda Staunton gibi önemli bir isimden dersler aldı, düşününce çok müthiş bir şey bu. Oğlum Çınar da o yönde gidiyor gibi. Geçen yaz Çınar’la konserlerimde beraber sahne aldık mesela. Konuk sanatçı olarak çıktı, şarkı söyledi. Burada konserlerde yer alıyor. Muhakkak ki mesleğimin etkisi olmuştur seçimlerinde.
Sizin müziğe yönelme hikayenizle benzerlikler taşıyor mu?
Annem konservatuvar mezunu ama mesleğini profesyonel anlamda icra etmemiş çünkü babamla tanışıp evlenmişler. Fakat hatırlıyorum, musiki bilgisini beni uyuturken şarkılar söyleyerek aktarırdı bana. 7 yaşında TRT Çocuk Korosu’na seçildim. Annem-babam hiç üşenmeden her cumartesi-pazar günü beni koroya taşıdılar. Ben de çocuklarımda aynı şeyi yaptım. Sabahın erken saatlerinde uçaktan inmiş olsam bile üşenmeden kurslara götürdüm getirdim. Ben küçüklüğümden itibaren musiki konuşulan bir evde büyüdüm, çocuklarım da aynı şekilde müziğin, sanatın konuşulduğu bir evde büyüdüler, büyümeye devam ediyorlar.
Çocuklarınızın gözünde bir anne Sibel Tüzün var; peki sanatçı Sibel Tüzün nasıl?
Elaya’nın bir projesi var. 1997 yılında çıkarmış olduğum “Hayat Buysa Ben Yokum Bu Yolda” ve “Yine Yalnızım” albümlerime üniversiteden arkadaşlarıyla beraber cover yapmak istiyor. Şarkı sözlerini İngilizce’ye çevirip İngilizce cover yapacaklar ve de belgeselini çekecekler. Özellikle bu iki albümümle, müziklerinin yanı sıra içeriği ve kayıt teknikleriyle falan çok büyük gurur duyuyor, “Anne çok cool’sun” diyor. Arkadaşları da okula ziyarete gittiğimde “Kraliçe geldi” diyerek karşılıyorlar. Hoşuma gidiyor tabii “cool” sanatçı anne olmak.

Özellikle o iki albümü ben de çok iyi hatırlıyorum ve gerçekten çok farklı dokuları olan albümlerdi. Tam da aslında sizi yansıtıyor gibi çünkü kariyeriniz boyunca farklı tarzları denemekten, imaj değişikliğine gitmekten hiç çekinmediniz. Hala da öyle.
Oldum olası etiketlere, tarzlara isim verilmesine karşıyım. O an kendinizi ifade etme ihtiyacınıza hangisi cevap veriyorsa tarz odur. Şimdi mesela; çok sevdiğim, kariyerim boyunca örnek aldığım bir müzisyen olan Sting’e bakıyorum. Kariyerine “rock” müzisyeni olarak başlayan bu adamın tarzı için şu an ne diyebiliyoruz? Yeri geliyor caz festivallerine katılıyor, yeri geliyor etnik müzikler yapıyor. En son bir müzikal yazdı mesela. Ona bir etiket koyamayız, şarkıcı deyip geçemeyiz. Tarzların, etiketlerin birbirine girmiş olduğu bir çağda yaşıyoruz ama bu benim sanata bakış açımla zaten örtüşen bir yaklaşım. Ben an’da yaşamayı ve her güne yeni bir proje ile uyanmayı seviyorum.

Bir yandan da hayatımızda 90’lar gerçeği gibi bir dönem var. Bir jenerasyon, dönüp dönüp orada alıyoruz soluğu.
90’lar ile ilgili epigenetik bir durum yaşıyoruz dinleyici ile. Niye bu kadar özlüyoruz? Çünkü gençliğimiz, anılarımız orada. Çoğumuz ilk aşkı, ilk kalp kırıklığını o dönemlerde yaşadı. Dolayısıyla 90’larla aramızda duygusal bağ var. Sahnede dinleyicilerle birlikte enerji olarak 90’lara geri ışınlanıyoruz. Aldığımız kilolar, hastalıklar, yorgunluklar, tansiyonumuzun inmiş çıkmış olması, çocuklu hayat… Her şey, hepsi bir anda sıfırlanıyor ve biz o yıllardaki “zıpır” halimize geri dönüyoruz. Bayılıyorum bu ruh haline.
Spotify’da en fazla çalınan Sibel Tüzün şarkısı hangisi diye sorsam?
“Kaçın Kurası” derim tereddütsüz. Orijinalinden farklı versiyonlarına kadar en çok çalınan şarkım Kaçın Kurası.
Konsept olarak oldukça ilgimi çeken “Voice Academy London” üzerine konuşalım mı biraz?
“Voice Academy” fikir olarak Türkiye’de yaşadığım dönemlerde ortaya çıkmıştı. Hayata geçişi Londra’da oldu. Önce birebir derslerle başladım ve konsepti —sadece şarkı söylemek amaçlı— ses eğitimi vermek üzerineydi. Fakat bir süre sonra insanların şarkı söylemenin dışında konuşma sesleriyle ilgili de çok büyük zorluklar yaşadığını gördüm.

Ne tür zorluklar?
Mesela kendilerini ifade ederken sesten kaynaklı yaşadıkları zorluklar. Sesimiz de bir nevi saçımız, gözümüz ya da kıyafet tercihimiz gibi bizi biz yapan eşsiz ve önemli bir parçamız, bedenimiz de enstrumanımız. Dolayısıyla bedenimizde olan biten her şeyden etkileniyor. Hastalıklarınızdan etkileniyor, haşimatonuz varsa etkileniyor, beden duruşunuzdan etkileniyor, ağrılarınızdan etkileniyor, fibromiyaljiniz varsa ondan etkileniyor. Hatta hormonal durumunuz bile etkiliyor. Mesela menopoz döneminde olan bütün kadınlara ulaşmak, beden, nefes ve sesleriyle ilgili onlara destek olmak istiyorum.
Bu konuyu çift yönlü bir otoban gibi düşünün. Yani bedende gördüğünüz bir şeyin seste karşılığı var, seste gördüğünüz bir şeyin bedende karşılığı var. Çalıştığımız konulardan bir tanesi de İş Hayatında ses; özellikle kadınlar eğer erkek egemen bir iş ortamındalarsa sesleri zaman içinde kalınlaşmaya başlıyor. Çünkü kulağımız aslında bulunduğumuz ortama göre sesimizi akord ediyor. Özellikle yönetici pozisyonda olan kadınlar çok büyük stres altında ve uzun konuşmalar yapmak durumunda kaldıkları ortamlarda bulunuyorlar. Dolayısıyla kendilerini sağlıklı ve etkin şekilde ifade etmek adına sıklıkla ses ve ses becerilerini geliştirme çalışmalarına ihtiyaç duyuyorlar. Ben de bu konuda onlara yardımcı oluyorum.
Yaşlılık da sesi etkileyen bir durum ve öyle ki sesini kaybeden birçok yaşı ileri insan, sesini istediği gibi kullanıp kendini duyuramadığı için bir süre sonra sosyalleşmekten vazgeçiyor. Onlara yardımcı olmak için özel olarak hazırladığım bir programla yardımcı olmak amacıyla haftanın belirli günleri Age UK ile de çalışmalar gerçekleştiriyorum. Aldığım eğitimler, burada üstüne kattıklarımla çok güzel bir yere geldi akademi.
Geçmişinde geçirdiği bir travma nedeniyle sesine olan güvenini kaybetmiş kişilerle de çalıştığınızı ifade ettiniz az önce.
İngiltere’de “Trauma Informed Voice Professional” eğitimimi tamamlayarak uzmanlığımı aldım ve psikologlarla ortak çalışmalar yaptığım yeni bir alan daha oluştu. Travma yaşamış insanların kendilerini ifade etmeleri çok değerli. İllaki büyük travmalar değil, bazen farkında olmadığımız küçük anılar da sesimizi etkiliyor. Mesela küçüklüğünde şarkı söylemeyi istemiş fakat öğretmeni tarafından “bu çocukta kulak yok” diyerek geri çevrilmiş biri, yaşadığı bu anı nedeniyle hayatı boyunca çekimser kalabiliyor. Onlarla da kendilerini sesleri ile yeniden barıştırdığım çalışmalar gerçekleştiriyoruz.
Siz sesinizi korumak adına neler yapıyorsunuz?
Konserlerden ya da bu tarz yoğun zamanlardan önce muhakkak yediğime, içtiğime dikkat ediyorum, düşündüğüme dikkat ediyorum, bol su içiyorum. Yoga eğitmeniyim ve bu hala hayatımın önemli bir parçası. Ayrıca düşünce ile ses birbiriyle çok bağlantılı. Hayata negatif bakarsanız ses de ona göre şekillenir. Negatif düşünce tarzından uzak kalmaya özen gösteriyorum.
Günde bazen 8 saat ders verdiğinizi belirttiniz. Sahnelerde devam ediyor. Kendinize kalan zamanları nasıl değerlendiriyorsunuz?
Dostlarımla olmayı seviyorum. Birlikte zaman geçirmek, uzun sohbetler, yeni anılar, mangal…
Nasıl yani? Mangalın başındaki kişi mi, yiyen kişi misiniz?
Bildiğiniz mangalın başındaki kişiyim ben, bayılırım mangal yakmaya. Geçenlerde oğlum Çınar’ın doğum gününü kutladık, hemen geçtim mangalın başına. Tanıyanlar bilir, mangal görevi bana aittir, bayılırım. Yalnızlığı da severim bir diğer yandan; özellikle de yalnız yürüyüş yapmayı, durup anlık güzellikleri fark edebilmek iyi gelir.
Editör’ün notu: Mangal diyerek sözün bittiği yere geldik 😊
O zamaaan; havaların şahane gittiği şu Londra günlerinde bahçelerimizde mangal başına kurulmuşken; Türkiye’de yazlık sezonu yavaş yavaş açılmaya başlamışken Sibel Tüzün’den bizler için hangi şarkı gelsin?”
Mayis 2026 – Londra