
“Yükle yükle dur coğrafyaya… Yok babacım geç bunları.”
Defalarca ifade ettiniz ama ilk kez sahne alacağınız Londra’da, Londra seyircisi için Afara’nın içeriği üzerine konuşarak başlasak sohbetimize, ne dersiniz?
Afara – Bir Arabesk Müzikali ile ilgili her ne anlatmaya kalkarsak kalkalım hikayemizle ilgili spoiler vermiş gibi oluyoruz aslında ama anlatmamız da gerekiyor tabii. Bu müzikalde bir insan hikayesi anlatıyoruz. Eskiden sosyal bir toplum olmanın getirdiği bir sorumluluk bilincimiz, bir bağımız vardı. Birbirine çok temaslı insanlardık bizler. Bu temas çok kopmaya başladı. “Bu meseleyi biraz dert edinmeli ve anlatmalıyız” diyerek yola çıktık. Mahalle kültüründen, aileden, sokaktan, dostluklardan, hayata baktığımız yerden yola çıkarak anlatmalıyız dedik. Bunun üzerine müzikalinin yazarı ve yönetmeni, değerli arkadaşım Şirin Akdemir, “O zaman biyografik hikaye kuralım; bu hikaye de senin hikayen olsun, seni anlatalım. Seni anlatırken de bu kopuş sorunlarına değe değe gidelim” önerisinde bulundu. Böylece ortaya; içinde hem komik ögelerin olduğu hem de sıcak, samimi anların olduğu, bir o kadar da duygulanıp ağladığımız anların olduğu, hayatın ta kendisi gibi bir müzikal çıktı.
Arabesk de işin metafor kısmı oldu, güzel de oldu. Yaşanmışlıkları anlatır arabesk, hikayesi vardır. Yokluğun içinde debelenen kesimlerin daha çok tercih ettiği, tabiri caizse gecekondu kültürünü daha çok kapsayan bir müzik türüdür. Müzikalimiz de bir insan hikayesi olduğundan, 15 adet birbirinden güzel eserle hikayeyi taçlandırmak çok kıymetli.
Çocukluk hikayenizde küçük yaşta yuvadan kopuş, yatılı okula geçiş dönemi var. Bu açıdan baktığımızda müzikali yurt dışında sahnelemek “duygusu” açısından bir fark yaratıyor mu? Yurt dışına göç edenlerin hikayesi de bir bavul, bir gidiş ile başlıyor ya çünkü…
Biliyor musun, aslında çok da bir fark getirmiyor. Sadece benzeştiği çok fazla yer var. O benzeştiği nokta da; her birimiz kendi içimizde de bazen mülteci gibi hissediyoruz. Kendi topraklarımızda yaşadığımız halde bazen çok yabancı gibi kalıyoruz maalesef. Mücbir sebeplerden dolayı.
Nedir o mücbir sebepler?
En başlıca sebebi ekonomi, geçim sıkıntısı, hayat gailesi ve bu kategoriye dahil olan her şey. Ekonomik olarak her şey yolunda diyelim; bu defa da hayata dair hedeflediğiniz ya da temenni ettiğiniz noktayla ilgili, bazen başka bir yerde olmanız gerekiyor. Dolayısıyla her birimizin hayatında o gurbetlik var, her birimizin hayatında o mülteci olma durumu var maalesef. Avrupa’da bu, zaten somut olarak yaşandığından daha net hissediliyor sadece. Ben minik bir dokunuş yapıyorum, o dokunuştan da bir sürü başka şey açılıyor bu noktalara dair. Biraz öyle bir yanı var müzikalinin Avrupa’daki etkisinde ama seyirci ile karşılıklı çok çok pozitif ayrılıyoruz sahneden her seferinde. Özlemini duydukları şeyleri de anlatıyorum ben onlara. Çünkü ben biliyorum ki yaz tatilinde gittiklerinde köylerine, şehirlerine, yaşıyor oldukları yerlere o benim anlatıyor olduğum detaylarla tekrar bir araya gelecekler; mahallede buluşacaklar, kalabalık aileler olacaklar, yer sofraları kurulacak, hep birlikte yemekler yenecek vesaire. Dolayısıyla sahnede anlattığım hikayeleri kendilerine çok yakın buluyor, iyi hissediyorlar. Avrupa’daki yankısı böyle fark yaratıyor olabilir.
E peki müzikali izlemeye gelirken mendil stoğumuzu neye göre ayarlayalım Uğur Bey? Gözyaşımızı silerken birden mendiller havaya gibi bir hava seziyorum ben şu an… Gözyaşımızı silmek için mi halaya durmak için mi ayarlayacağız?
(Editörün notu: Karşılıklı kısa bir kahkaha molası veriyoruz.)
Hepsi var, hepsi var. Ama hayat da öyle değil mi zaten? O mendil bazen halay çekmek için kullanılıyor, bazen gözyaşlarımızı kurutmak için kullanılıyor. Her birimiz kendi hayatımızda belli kırılmalar yaşayarak büyüyoruz.
Bak sana çok takıntılı olduğum bir meseleyi söyleyeyim mi? İnsanoğlunun kendi kendini ayrıştırdığı yere hayatım boyunca bir anlam veremedim. Çok takıntılıyım bu konuya. Varlıklı olan varlıksız olana mesafe koyar ya da biri daha güzel giyiniyordur imkanları ölçüsünde, bulduğunu giyen insana başka türlü bakar. Bu ve bunun gibi tuhaf bir sürü ayrışma… Oysa günün sonunda hepimiz aynı yerden ağlıyoruz, aynı yerden gülüyoruz, aynı yerden acıyor, aynı yerden üzülüyoruz. Her şeyimiz aynı. O zaman bu ambalaj niye? Ya da bu ambalajın arkasından kurulacak cümleler niye?
Bana hep şöyle diyorlar: “Şöhretli bir adamsın ama sokakta rahatça geziyorsun!” Evet, sokakta rahatça gezebiliyorum çünkü ben oranın adamıyım. Kalabalıklar tarafından tanınan bir insan olmak imtiyaz sağlamıyor ki bana.

Nerede sizin gibi düşünen insanlar, hele ki sizin sektörde!
Ama işte ben de böyle düşünsünler diye bu kavgayı veriyorum zaten. Sadece benim sektörüm için söylemiyorum bunu. Şöhretliler için —teşbihte hata olmaz— “kıçı çok kalkık!” diyen insanların içinde de çok kıçı kalkıklar var. Ben onlara da söylüyorum aynı şeyi.
Yine de Türkiye’de kitleler tarafından tanınan bir isim olduğu halde topluma rahatlıkla karışabilen isimlerin azınlıkta olduğunu düşünüyorum ben.
Bizim mesleğimizde şöyle bir olgu oluşuyor: “Şöhretliyim, şimdi herkes beni dürtecek, oramdan buramdan çekecek. Biraz kendimi korumaya almalıyım.” Bir süre sonra bu durum kişiyi iyice köşeye sıkıştırıyor. Ben ise şöyle baktım hayata: Zaten oradaydım, sokaktaydım, kendimi kapatamam dedim ben. Bunu demeye de devam edeceğim. Çünkü günün sonunda mesleğim bu, ekmek paramı bu işten kazanıyorum; çoluğumun, çocuğumun rızkını, ailemin geçimini bu meslekten sağlıyorum. Dolayısıyla sokaktaki insanla aynı noktadan ilerliyorum. Bir ünlü Hollywood aktörünün dediği gibi: “İşimizi sadece milyonlarca insanın gözü önünde yapıyoruz ama neticede bir ‘iş’ yapıyoruz işte.”
Dolayısıyla ben kendimi koparmadım. İlk zamanlar zorlandım mı? Evet, zorlandım. Kötü niyetten değil, meraktan çok çekiştirildim, çok dürtüldüm ama kendimi izole etme ihtiyacı hiçbir zaman duymadım. O nedenle de çok konforlu yaşıyorum, çok da iyi hissediyorum kendimi. Toplu taşıma kullanıyorum; Marmaray, metrobüs, dolmuş… Yeri geliyor yürüyorum, geziyorum, dolaşıyorum. Bazen “Oraya nasıl girebiliyorsun?” diyen bir sürü arkadaşıma da aynı şeyi söylüyorum, hiçbir rahatsızlık duymadan… Zaten sokakta da kimsenin beni rahatsız ettiği yok; hiç, hiç, hiç! Sıfır. İyi ki de böyle bir karar almışım yani. İnsan hayatını kendi kendisine zorlaştıran bir varlık. Çapının üzerinde seçimler yapıyorsan bunun sonucuna katlanacaksın.
Zaten tanınan bir insan olduğu için izole bir hayatı seçmek biraz da kendi kendini kafese koymak gibi sanki.
%100 öyle hem de. Niye kapatayım kendimi? Hiç gerek yok öyle şeylere. Dedim ya az önce de, özünde hepimizin mayası aynı. O zaman başka olmak nedir? İnan bilmiyorum nedir o başka.
Her sahne alışınızda kendi hayatınızın zaman yolculuğuna çıkıyorsunuz. Her çıkışınızda o an geldiğinde içinizi inceden inceye sızlatan bir yer var mi ve siz bu anı nasıl kotarıyorsunuz?
Var tabii, olmaz olur mu? Ama beni izlemeye gelen insanlara seyirci gözüyle bakmıyorum ben, çerçeve çizmiyorum. İzleyicime de sık sık söylediğim gibi: “Ben evinize misafir oluyorum.” O misafirlik esnasında da beraber muhabbet edip dertleşiyoruz. Zaten bir süre sonra gösteri de o yöne doğru ilerlemeye başlıyor. Seyirci bana laf atıyor, ben cevap veriyorum derken evde sohbet ediyormuşuz gibi bir ortam doğuyor. Fakat o sohbet anlarından ani gelen kırılma noktaları yaşanabiliyor. Hani ev ortamında da tatlı tatlı sohbet ederken aklınıza geride bıraktığınız, o artık eksik kaldığınız bir şey gelir de boğazınız düğümlenir ya —hayat da öyle dir ya zaten— işte sahnede böyle anlar yaşayabiliyorum. O an boğazıma bir şey düğümleniyor. Tüm içtenliğimle seyirciye, “Şu an bir gıdıklandı benim boğazım. Hadi şu mevzuyu değiştirelim mi?” diyorum ve devam ediyoruz. Ne hissediyorsam onu anlatıyorum. Buruk hikayeleri anlatırken çok zorlanıyorum ama.
Her seferinde acı ile yüzleşmek gibi bir durumu da beraberinde getirmiyor mu bu?
Yaşadığımız deprem felaketinden bahsediyorsun şu an, farkındayım.
Evet, yaşadıklarınızı düşününce direkt sormakta çekimser kaldım.
Biliyorsun, benim sevgili eşim Yargı dizisinin senaryosunu da yazan kişi. Senaryoda ya Ceylin Ilgaz’a ya da Ilgaz Ceylin’e şöyle söylüyordu: “Acının içinden geçmezsen dışına çıkamazsınız.” Biz o acının içinden geçtiğimiz için dışına çıkabildik aslında. Bir travması kaldı mı üstümüzde? Tabii ki kaldı.
Antik Yunan tragedyalarında peripeteia diye bir kavram vardır, baht dönüşü anlamına gelir. “Kahramanın hayatında bir kırılma olur ve bir daha hiçbir şey eskisi gibi olmaz” diye tarif edilir. Bizim peripetimiz, baht dönüşümüz de deprem. Artık hayatımızda hiçbir şey eskisi gibi değil. Depremin neden olduğu etkiye, tanık olduğum şeylerden sonra, “İnsanoğlu bundan da ders almazsa başka ne zaman öğrenebilir?” diye sorguladım durdum. Deprem sonrası mağdur edilen depremzedelerin yaşadıkları insanlık dışı muamelelere tanıklık edince de “İnadına anlatmalıyım bunları” duygusu ile yola çıktım.
Mesela kendi yeğenim; abimin kızı, rahmetli Çiğdem’in cenazesini çıkardığımda şunu yaşadım: Bütün kuzenler toplandı, ağlamaya başladı. Çünkü cenaze gözümüzün önünde ve çıkarmaya çalışıyoruz arama kurtarma ekipleriyle birlikte. Bir anda ben de dahil olmak üzere çığlık çığlığa ağlamaya başlayınca kuzenler, arama kurtarma ekiplerinden birisi geldi; “Sessiz olun, böyle bir lüksünüz yok. Sessizce ağlayacaksanız ağlayın. Çünkü biraz ötede enkazın altında hayatta olan ve kurtarılmayı bekleyen birisi var. Onun ümidini kıramazsınız” dedi. Şimdi burada çok ağır bir seçim yapmak zorundasınız. Kendi acınız için bir ağıta mı düşeceksiniz yoksa o enkazın altında halen yaşam mücadelesi veren kişi canlı çıksın diye duaya mı duracaksınız? Burada işte insan olmanızın en temel gerçekliği başlıyor. Biz dua eden tarafta olmayı tercih ettik ve hiçbir cenazemiz için maalesef ağıt dökemedik.
Yasınızı tutmayı, acınızı yaşamayı bile etkileyen hayata dair sarsıcı bir gerçek bir yandan da.
Yas sürecini derinden etkiliyor tabii. Birinci dereceden 12 aile üyesini kaybetmiş bir kardeşiniz olarak hiçbirinin hiçbir şeyini yaşayamadım. Bütün yaptığımız; cenazeleri enkazdan çıkarıp arabaların arkasına koyup göndermekti. Aradan 15 gün geçip mezarlığa ziyarete gittiğimde, resmin bütününe baktığımda “Ya Rabbi!” dedim, “Biz ne yaşadık böyle!”. Bir süre sonra ise “Ya inşallah bir şey öğrenerek çıkmışızdır bu felaketten” demeye başlıyorsunuz ve hatta tüm ülkeye, coğrafyaya, dünyaya yayılsın istiyorsun bu duygu.
“Coğrafya kaderdir” söylemi hakkında ne düşündüğünüzü merak ettim bu konuştuklarımızın üzerine.
Ben hiç inanmıyorum öyle şeylere ya! Saçma geliyor. Ben coğrafyama bayılıyorum, ben Türkiye’ye aşık bir adamım. Hiç de kötü bir şey yok benim coğrafyamda. Yanlış giden bir sürü şey var ama sürekli ihaleyi tutup bir coğrafyanın üzerine yüklemek de çok komik. Benim bir sürü Iraklı arkadaşım var, dünyanın en mutlu insanları. Korkunç savaşlardan çıkmış insanlar. Mısırlı arkadaşlarım var, onlar da öyle. Fas deseniz öyle, Cezayir öyle, diğer Orta Doğu ülkeleri öyle… “Coğrafya kaderdir” demek kolaycılık gibi geliyor bana. Yükle yükle dur coğrafyaya… Yok babacım geç ya! Dünyanın en güzel coğrafyasında yaşıyorum ben.
Aile bağlarından devam edecek olursak; kalabalık bir aileden geliyorsunuz. Fakat evin en küçüğü olduğunuzdan, abi ve ablalarınızla aranızdaki yaş farkından dolayı herkes kendi düzenini kurmak üzere evden ayrılınca evin tek çocuğu gibi, büyük bir ilgi alaka ile büyüyorsunuz. Fakat 7 yaşında yatılı okula kaydınız yaptırılıyor ve evden küçük yaşta ayrılıyorsunuz. İki kız, bir erkek babası olarak içinizde eksik kaldığını hissettiğiniz ve çocuklarınızın da benzer eksiklik yaşamasın diye gayret ettiğiniz şeyler var mı?
Ben zor koşullarda okudum, zor bir çocukluk geçirdim ama çok sevildim anam babam tarafından. Annem beni dünyaya getirdiğinde 55, babam 65 yaşındaymış. 9 çocuğun en küçüğü olunca el bebek gül bebek büyüdüm. Bu kadar sevgi dolu bir ortamda büyüyünce yatılı okula gönderilmek ilk zamanlar sarstı tabii. 7 yaşımdan 15 yaşıma kadar devlet parasız yatılı okulunda kaldım. Yılın belli dönemlerinde gelebiliyordum eve ama sevgi, ilgi, şefkat anlamında hiçbir şeyim eksik değildi. Biz de çocuklarımızı bu şekilde yetiştiriyoruz. Sema da ben de çocuklarımızla çok ilgiliyiz. Kendimizi aile olmaya adamış iki insanız. Ben ne annemden ne babamdan bir fiske dayak yemeden büyüdüm ve de babam anneme çok aşık bir adamdı. Böyle bir sevgi çemberinin içinde büyüyünce insanın aklında zaten olumsuz bir şey kalmıyor. Tersi örnekler de olabiliyor. Yatılı okulda birlikte okuduğumuz arkadaşlarımızın birçoğu hem aile içi hem okul içi şiddete maruz kaldı. O nedenle de büyüdüklerinde bir an önce gücü ele geçirmek adına ya asker ya polis olmayı tercih ettiler. Bense sanatla ilgilenen bir adam olmayı seçtim. Okulda ben de şiddet gördüm, dayak yedim ama beni ayakta tutan anne babamdan gördüğüm sevgi oldu. Sığınacak bir limanınızın olduğunu bilmek sizi ayakta; güçlü ve diri tutuyor.
Şimdi bunun, buradan şöyle bir çıkarıma ulaşıyorum —o arkadaşlarımla da hala görüşüyorum bu arada, hepsi yakın dostlarım ve onlarla da çok sohbetini ettiğimiz için anlatıyorum bu kısmını—: Annenin babanın sana sağladığı o sevgi çemberinin içerisinde yetişirsen ilerleyen yaşlarda hayat çok daha kolay hale geliyor. Biz de kendi evlatlarımız ve ailemizle ilgili aslında öyle bir alan yaratmaya çalışıyoruz. Çocuklarım, anne ve babaları tarafından sevildiklerini iliklerine kadar hissetsinler istiyorum. Ama şunu da bilsinler istiyorum: Ben onların arkadaşı değilim, ben onların babasıyım. Sema da onların bacısı, ablası değil, anneleri. O otoriteyi de korumak önemli. Ben de kendi annem ve babamda öyle gördüm. Ben babamla dertleşir miydim, dertleşirdim; sohbet eder miydim, ederdim ama “höt” dediği zaman da höt derdi yani. O otoriteyi hissetmek insanın hayatta daha güvenli durmasını da sağlıyor. Mesleğimiz gereği Sema’nın da benim de zamanımızın çoğu dışarıda geçiyor. O nedenle fırsat bulduğumuz her an ailece vakit geçiririz. Tatillerde mutlaka bir aradayızdır. Zatendışarıda hayatı olan birisi değilim, hep evdeyimdir. Çocuklarım da hep yanımızdadır.
Bu kadar yoğun programın içinde eve de hasret kalıyorsunuzdur zaten!
Evet, evet. Normalde ruhum da böyle. İstanbul’da, Suadiye’de yaşıyoruz ve boş zamanlarım evimde ve evimin etrafını kapsayan 500-600 metrekare bir alanın içinde geçiyor; ev ve evin etrafındaki kafelerde…
Çocuklarınıza geri dönecek olursak; sanat ile alakaları ne ölçüde? Var mı sizlerden onlara geçecek genetik miras potansiyeli?
Ortanca kızım sanatla çok ilgili, hatta önümüzdeki sene Londra’da oyunculuk eğitimi almak istiyor ve ciddi ciddi hazırlık aşaması içinde. Potansiyeli gerçekten çok yüksek. Büyük kızım Asya, Londra’da ekonomi okuyor. Oğlum Şems’in de hedefinde Londra var. Ablaları Londra’yı tercih edince o da onların yolundan gitmek istedi. Sema da ben de anne-baba olarak çocuklarımızın akademik anlamda seçimlerine hiçbir zaman müdahale etmedik. Hatta okul başvurularında, görüşmelere gittiğimizde bize ilk sordukları “Akademik olarak bir hedefiniz var mı?” oluyordu; “Öyle bir hedef belirlemedik” diyerek yanıt veriyorduk. Akademik kariyer sonra geliyor bizim için, hatta gelmiyor yani. Ama tek bir beklentim oldu okullardan.

Neydi o beklenti?
Çocuklara merhametle yaklaşmaları. “Çocuklarımı sevmek için elimi uzattığımda yüzlerini benden kaçıracak olurlarsa burayı başınıza yıkarım” şeklinde sert bir şekilde ifade etmekten kaçınmayacağım bir beklenti bu.
“Merhamet” duygusunun hayatınızın tam merkezinde olduğu karşı tarafa çok net yansıyor.
Şöyle düşün; dünyanın en iyi doktoru ama en tuhaf insanı olabilirsin ya da tersi, dünyanın en iyi insanı ama en berbat arabayı kullanan biri olabilirsin. Yani iyi insan olmak sana muazzam bir konfor alanı sağlar, mutlu eder, huzur verir. Ben işin bu kısmıyla ilgileniyorum çocuklarımı büyütürken. O nedenle de okul seçimlerinde de bu duyguya önem veren okulları tercih ediyoruz. “Karier hedefimiz yok” derken bundan bahsediyordum.
Yaşadığımız dünyada iyi kalabilmek de başlı başına bir başarı unsuru oldu zaten.
Böyle bakmamak lazım hayata. “Hiç iyi insan kalmadı, herkes birbirini kazıklamaya çalışıyor” gibi bir alışkanlık oluştu insanlarda. Bak mesela, ilk defa tanıştık ve ne güzel sohbet ediyoruz ya da Afara vesilesi ile ilk defa çalıştığım bir teknik ekiple bir aradayız şu an. Birlikte yiyoruz, içiyoruz, vakit geçirip ahbaplık kuruyoruz. O nedenle “İnsan kalmamış etrafta” tarzı yorumlardan hiç hoşlanmıyorum. Bu tarz yorumlarda bulunanlara da “Bir tek sensin güzel insan, öyle mi yani!” demek geçiyor içimden.
Bu arada az önce laf karıştı. Avrupa Turnesi kapsamında Londra’da ilk kez sahne alacaksınız. Neden gecikti bu buluşma?
Avrupa turnelerimi beraber gerçekleştirdiğim menajerim Ufuk’la oturduk bir gün konuşuyoruz; “Ya Ufuk, ben Londra’da hiç gösteri yapmadım” dedim. O da “Yapmadıysan hiç risk almasak mı?” dedi. Israr ettim ve “En azından nasıl bir sonuç alıyoruz onu görürüz” dedim.
Bunca kapalı gişe sahne alan Avrupa turnelerine rağmen Londra ile ilgili çekimser yaklaşmaya sebep olan neydi?
Avrupa’da matematiğimiz belli. Pratiğimiz var, sahneleri tanıyoruz, insanları tanıyoruz, seyirciyi tanıyoruz. İngiltere’de ise böyle bir pratiğimiz yok. Yine de ısrarcı davrandım ve “En kötü pahalı bir tatil yapmış oluruz, bizi izlemeye gelecek üç beş kişinin de hatırı, gönlü kalmaz” dedim ve biletler satışa çıkar çıkmaz tükendi. Ben her iki sonuca da hazırlıklıydım her halükarda.
Ne iyi ettiniz. Bu sayede ben de birazdan sahne alacağınız bu mekanda sıcağı sıcağına bir kulis röportajı yapma imkanı buldum sizinle.
Ne güzel işte, yani anlatabiliyor muyum? Bir seçimde bulunuyorsunuz. Öbür türlüsüne karar vermiş olsak; risk almasak, korksak, çekinsek burada olamayacağız, seninle tanışamayacağız. Gösteriye gelme potansiyeli olan 400-500 kişiden bir de güzel küfür yiyeceğiz “Niye gelmiyorsunuz?” diye. O yüzden seçimlerimizi yaparken her iki sonuca da hazır olarak yapmamız gerekiyor. Sonuç kötü de olsa, iyi de olsa mutlaka iyi bir sebebe dönüşüyor çünkü.
Kendinizi daha iyi ifade ettiğinizi düşündüğünüz mecra hangisi? Setler mi sahne mi?
İkisi birbirinden tamamen ayrı şeyler olsa da sahne biraz daha interaktif bir ortam tabii ve tekrarı yok. O an ne yaşanıyorsa sıcağı sıcağına yaşanıyor. Şimdi söyleyeceğimi aynen yayınlar mısın bilmiyorum ama tam tabiriyle “Sıçtın mı sıçtın” burada ve telafisi yok. Ama benim seyircim de bu samimiyete son derece açık bir seyirci. Onlarla aramızdaki bağ “Bizim evin çocuğu, abisi, kardeşi” türünden bir bağ. İzleyince sen de göreceksin,tam bir ev ortamına dönüşüyor sahne ve bir süre sonra işler zıvanadan çıkıyor.
İlk tanışmada bende uyandırdığınız intiba biraz ciddi ve mesafeli bir olduğunuz yönündeydi ama şu an yanıldığımı düşünüyorum. Hatta dost meclislerinin muzip kişisi sizmişsiniz gibi hissediyorum.
Fena değilimdir, evet. Şimdi durduk yere de muziplik yaptırma ama bana tabii. Şaka bir yana eğlenceli bir adamımdır. Sohbet ettiğim insanı bunaltmak istemem. İyi bir dinleyiciyimdir, iyi bir dert ortağıyımdır. Komik miyimdir? Evet, komiğimdir ama bazen saçma espriler de yaptığım oluyor ve daha da komik bir ortam oluşuyor. Birazdan sahnede görürsün. Özetle olduğum gibi bir insanım işte. Başka türlü nasıl olunur inan bilmiyorum.
(Editörden dipnot: Aramızda bu konuşma geçerken Uğur Bey bana “Şöyle otursam, böyle dursam, yeterince ciddi görünüyor muyum?” diyerek sohbetimize daha da keyifli bir tat kattı. Benden “I-ıh! Zorlamayın” cevabını alınca da “Olmuyorsa olmuyor” diyerek kendi halimize bıraktık kendimizi de sohbeti de.)
Sahneye çıkmanıza sayılı dakikalar kaldı biliyorum ama bitirirken biraz da dizi sektöründen bahsederek kapanış yapmak isterim. En son Delikanlı dizisinde “Miran” karakterinde izledik sizi. Tam da benimsemişken seyirci ile çabuk vedalaştı dizi. Bekliyor muydunuz bu sonucu?
Açıkça söylemek gerekirse çok şaşırdım. Diziye dördüncü bölümde dahil oldum. Çok da sevmiştim Miran karakterini. Dizi de gün içi sıralamalarda yüksek bir yerdeydi ama seyirci reytingleri de düşük oldu. O daha da şaşırttı. Seyircinin beklentisi de değişebiliyor. Mesela Yargı’yı çektiğimiz dönemlerde o tarz dizilere ilgi daha çoktu. Şimdilerde toprak hikayeleri daha çok ilgi çekiyor. Bir süre daha da böyle gidecek gibi gözüküyor.
Benim oyuncu Uğur Aslan ile tanışmam Yargı dizisindeki Eren Komiser ile oldu. Delikanlı dizisinde canlandırdığınız Miran ise tam anlamıyla ters köşe bir karakterdi; kendi adaletini kendi sağlamaya çalışan.
Her rolün kendi içinde bir derinliği var ve oyuncu olarak o derinliğe ulaşmaya çalışırsınız. Seyirci izlerken Miran için “kötü” biri diyor ama biz öyle bakmıyoruz hazırlanırken. Ben, Miran’ın haklı olduğu yerlere bakarak neden kızgın olduğunu anlamaya çalışıyorum. Miran, ailesi katledilmiş bir adam. Böyle baktığın zaman adamın gerekçelerine, o halde olması bana çok makul geliyor. Çocukları, ailesi, kardeşi, anası, babası gözünün önünde yanarak can vermişler yani. Bu adamın başka türlüolmasını beklemek tuhaf geliyor. Şimdi biz oyuncu olarak —yani en azından ben çalışırken— karakterin haklı taraflarına tutunarak yapıyorum o işi. Çünkü böylesi karakteri gerçek kılıyor. Öbür türlü klişe oynamanın ötesine geçemezsiniz. Günün sonunda her bir karaktere yaklaşırken şöyle kuruyorum cümlelerimi: “Ben Miran olsaydım nasıl bir Miran olurdum?”, “Ben Eren olsaydım nasıl bir Eren olurdum?”
*Yargı* dizisinin senaristi eşiniz Sema Ergenekon’du. Ufukta yine aynı dizide buluşacağınız yeni bir proje var mı? Bir de şunu merak ediyorum; karı-koca aynı projede yer alınca “Eve iş getirme!” gibi çelişik bir durum oluyor mu?
İlk soruya yanıt vereyim önce; yakın zamanda beraber bir projede yer alma planı yok. Çünkü benim de içinde yer aldığım başka projeler var gündemde. Diğer sorunun cevabı ise şöyle: Sema ile çok alışkın olduğumuz bir durum bu. Hatta üniversite dönemlerimizden bu yana düzenimiz bu şekilde. Senaryolarını ilk okuyan kişi tabii benim ama fikrimi söyler çekilirim. O da fikrimi merak edip sorduğu için söylerim. Bu anlamda hukukumuz bu kadardır.
Bahsettiğiniz projelerle ilgili spoiler verebiliyor muyuz?
Tabii. Dijital dizi projeleri var gündemde. Ece Yörenç’in çektiği, polisiye bir roman uyarlaması olan, Mert Fırat ve Şevval Sam ile birlikte rol aldığımız Sonra Gözler Görür isimli diziyle Netflix’te seyirci karşısına çıkacağız. Sonbahar aylarında da TRT Tabii dijital platformunda yayınlanacak olan Rüzgarlı Pazar dizisinde rol aldım. 2000’li yıllarda geçen çok güzel bir mahalle dizisi çektik.
Ve bitirirken; sahne öncesi bir ritüeliniz var mi diye sorsam?
Dua ederim. İnançlar konusunda biraz hassas bir insanım. Allah ile aramda gerçekleştirdiğim dualarım vardır; mahcup olmamak adına, gönülleri hoş edebilmek adına. Başka da bir ritüelim yok. Şimdi dua da ettirme bana burada.
Editörden Dipnot: Tabii ki ettirmedim ve sahne öncesi hazırlıklarını tamamlaması için Uğur Aslan’ı azat ederken ben de seyirciler arasındaki yerimi aldım ve başından sonuna muazzam bir gösteri izledim. Bu dünyada, Uğur Aslan gibi insanların var olduğunu bilmek rahatlatıcı bir his.
Haziran 2026 – Londra