
“Aşk da evlilik de iki kişilik bir oyun; hatta sevgililik de öyle.”
Sohbetimize DasDas Box Londra ile başlamak isterim. Neler oluyor DasDas Box’ta?
DasDas Box’u açalı bir buçuk yılı biraz aşkın bir süre oldu ve bu zaman zarfı içerisinde 200’den fazla etkinlik gerçekleştirdik. Londra’nın yanı sıra İsveç, Polonya ve Brezilya gibi çok farklı ülkelerin kültür ataşeleri, büyükelçileri ve sivil toplum örgütleri ile birlikte gerçekleştirdiğimiz etkinliklerle misyonumuzu uluslararası bir boyuta taşımış olduk.
Türkiye yatırım ekosisteminden, İTÜ Çekirdek’ten önemli isimleri ağırladık. Bakanlıklar nezdinde ise Türkiye’den Teknoloji, Sanayi ve Ticaret Bakanlıklarımızı Londra büyükelçilerimizle bir araya getiren organizasyonlara imza attık.
Özetle DasDas Box’u; kültür-sanat faaliyetlerine ev sahipliği yapan bir mekan olmasının yanı sıra ekosistem ve etki finansmanı gibi konularda girişimcileri, sivil toplum örgütlerini ve yatırımcıları bir araya getirmeyi amaçlayan bir merkez olarak tanımlayabilirim.
Londra’yı seçmenizdeki en önemli faktör neydi?
Londra, Avrupa’nın en önemli finans merkezlerinden bir tanesi. Ayrıca şehirde, sayıları azımsanamayacak kadar donanımlı ve nitelikli bir Türk nüfusu yaşıyor. İş birliği içinde olduğumuz isimler arasında farklı kökenlerin yanı sıra bu Türk topluluğundan da çok önemli isimler var.
Derdimiz; Türkiye’deki girişimcilik ruhuyla İngiltere’de çalışılabilirliği kanıtlanmış, örnek teşkil etmiş işleri baz alarak Türkiye ile İngiltere arasında bir köprü kurmak; finansal çözüm arayışları için doğru fonlara ve yatırımcılara ulaşabilmek. Sivil toplum örgütü kimliğimiz ile bahsettiğim bu topluluğu bir araya getirip düzenli aralıklarla etkinlikler düzenlemek başlıca hedefimiz.
22 Nisan tarihinde gerçekleşen “United by Impact: Accelerating the Shift” etkinliğinize ilgi yoğun oldu. Siz bu ilgiyi nasıl değerlendirirsiniz?
Siz de fark etmişsinizdir, katılımcılar sadece Türklerle sınırlı değildi. Beklediğimden çok daha verimli geçti. Panel sonrası düzenlediğimiz kokteyl organizasyonunda katılımcılar ve konuşmacılar bir araya gelip birbirlerini daha yakından tanıma ve kaynaşma imkânı buldu; bilgiler güncellendi. Bundan sonraki hedefimiz de bu topluluğu sürekli irtibat halinde tutarak devamlılık sağlamak.
Editörden dipnot: Yanımda oturan hanımefendi, bu etkinliğe katılmak için Dublin’den geldiğini özellikle belirtti. Bir ara, “Konuşmacılar arasında ünlü bir Türk aktör de varmış, şu siyah takım elbiseli beyefendi mi?” diyerek sizi işaret etmesi, aramızda esprili bir an yaşanmasına vesile oldu
UNDP tarafından Türkiye’den seçilen ilk “İyi Niyet Elçisi” unvanını taşıyorsunuz. Bu unvan sizin için ne ifade ediyor?
Aslında bu unvanın tam İngilizce karşılığı “Goodwill Ambassador”. Türkçeye çevirdiğimizde sadece “iyi niyetli bir elçiymiş” gibi bir anlam ortaya çıkıyor. Oysa ki Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı’nın (UNDP) dünyada ve Türkiye’de doğru anlaşılması, doğru anlatılması adına bir çeşit teminat niteliği taşıyan 17 tane ana hedefi var. Bu hedefler içinde; eşitsizlikten yoksulluğa, açlıktan insana yakışır sanayileşmeye, çevre sorunlarından barışa ve ortak masalarda fikir alışverişi yapılmasına kadar farklı başlıklar yer aliyor.
Hedeflere ulaşabilmek adına ülke başkanları, hükümetler ve devletler bir araya gelip bir kalkınma stratejisi oluşturuyor. Burada adı geçen “kalkınma” sadece ekonomik büyüme anlamında kullanılmıyor; çevresel, kültürel ve sosyal kalkınmayı da kapsıyor. Bizler de “İyi Niyet Elçileri” olarak küresel çapta alınan kararları ve güncel verileri, hem farkındalık yaratmak hem de insanlara duyurmak amacıyla temsil ediyoruz. Bir çeşit “elçiliğin medyasını yapıyoruz” demek daha doğru olabilir. Benim için ifade ettiği en önemli kısım; daha çok insana erişim sağlamak ve bu misyonu duyurmaktır.


Okul yıllarındaki, daha küçük yaşlardaki Mert Fırat’ı düşündüğümde zihnimde tescillenmemiş bir “iyi niyet elçisi” beliriyor. Bu konuda ne dersiniz?
Güzel sözleriniz için çok teşekkür ederim. Geçmişimde de her zaman, mümkün mertebe insanların sorunlarını anlamaya ve bir şeyler yapmaya çalıştım. Böylesine kolektif ilerleyen, insanların profesyonel anlamda katkı koyduğu bir oluşum içerisinde yer almanın keyfi bambaşka. Dünya çok zor dönemlerden geçiyor. Son 25 yıl içerisinde sayısı artan savaşlar ve afetler ortada; bu felaketler öncelikli olarak dezavantajlı grupları vuruyor. Zor zamanlardan geçilirken devletler bazen sivil toplum kaynaklarından öncelikli olarak vazgeçebiliyor ve bu durum birçok insanı mağdur ediyor. Dünya değişiyor, dönüşüyor; olumlu şeyler de oluyor ama daha fazla kolektif çalışmaya ihtiyacımız var.
“O olsa ne yapardı?” diye sorduğunuz, dünyadan veya Türkiye’den rol modelleriniz var mı? Kimin “etki yaratma” biçimi size bugün bile ilham veriyor?
Geçmişte halk evlerinde çok zaman geçirmişliğim var. Oralarda “abla” veya “abi” olarak tanımladığımız birçok güzel figürden ilham aldım. Şimdi böyle söyleyince belki klasik olacak ama rol model denildiğinde benim için o isim Mustafa Kemal Atatürk’tür. Sivil toplumu destekleyen, temel yapıyı oluşturmakla kalmayıp kolektif bir işlev görmesini sağlayan, Cumhuriyet rejiminin altını devrimleriyle dolduran, halkını sisteme ezdirmeyen ve her zaman teknolojinin, bilimin yanında yer almış bir lider olarak Atatürk en önemli rol modelimdir.
Günümüzde rol modellerimizi dile getirirken bile çekinir hale geldiğimiz bir çağa denk geldik. Geçmişte düşüncelerinizi ifade ederken yanlış anlaşılmış biri olarak neler söylemek istersiniz?
Yanlış anlaşıldığım değil de çarpıtılan çok şey oldu. Bazı röportajların yayınlandığı gazetelerin halini şimdi görüyoruz; o röportajı yapan kişilerin konuyu nasıl çarpıttığı ve asıl amaçları yıllar sonra ortaya çıktı. Şu an birçoğu sektörden silindi. Fakat ne yazık ki Türkiye’de kariyer ve itibar suikastları hâlâ yaşanmaya devam ediyor. Ama bunlar ne umudumuzu kesiyor ne de bizi geri düşürüyor; çünkü su akıyor ve yolunu bir şekilde buluyor.
Ayrıca günümüzde çok önemli kadın rol modellerimiz var, onları da atlamamak lazım. Örneğin Amerika’da ödül alan kalp cerrahımız Figen Hanım ve uzay aracı üretme noktasında önemli işler başaran Ufuk Hanım gibi isimler… Rol model denildiğinde akıllara illa bir erkek ismi gelmemesi gerekiyor.
O zaman konuyu Binnur Kaya ile başrollerini paylaştığınız “İki Kişilik Oyun”dan devam ettirmek isterim. Oyunu İstanbul’da izleme şansım oldu. Bir durum dikkatimi çekti: Kadın izleyiciler kahkahalarla gülerken erkek seyirciler biraz daha sessizdi. Yüzleşmek pek işlerine gelmedi gibi hissettim.
Aşk da evlilik de iki kişilik bir oyun; hatta sevgililik de öyle. Önemli olan bu oyunu etik ve insana yakışır şekilde oynamak. Fakat bu oyunun yazılı kuralları olmadığı için bazen dengeler altüst olabiliyor. “İki Kişilik Oyun” da tam olarak bunu anlatıyor. Kadın-erkek ayrımı yapmaksızın roller değişebiliyor. İzlerken “Tıpkı ben!” diyenler de oluyor, reaksiyonunu gülerek ortaya koyanlar da. Katlanılabilir bir yüzleşme var oyunun içinde. Erkek seyirci sayımız da oldukça fazla ama dediğiniz gibi, kadınlar kadar rahat gülemiyorlar; biraz daha temkinli izliyorlar.
Peki, oyun metnini okurken sizin “Tıpkı ben!” dediğiniz bölümler oldu mu?
Kadın-erkek ayrımı olmaksızın herkes hata yapabiliyor, duygularıyla ilgili doğru kararları veremeyebiliyor. Metni okurken “Tıpkı ben!” dediğim bölüm çok olmadı ama meseleyi anladığım ve “Bu adamı da bir şekilde anlıyorum” dediğim yerler oldu. Oyunumuz interaktif bir yapıya sahip; seyirciyle kurduğumuz ilişki ve onlardan aldığımız geri bildirimler bizi çok heyecanlandırıyor.
Londra’daki seyirci nasıldı?
Londra’da inanılmaz dinamik ve heyecanlı bir seyirci vardı. Çok katılımcılardı; biz bu ilgiyi normalde Ankara ya da İzmir seyircisinde görürüz. Londra’da oyunu seyirciyle beraber oynamışız gibi hissettik, tadı damağımızda kaldı. O nedenle önümüzdeki sezon yine geleceğiz.
Ve gelelim İstanbul’da izlediğim bir diğer oyununuz “Sersem Koca’nın Kurnaz Karısı”na. Ustalara saygı tadında, manevi yönü de etkileyici bir oyun izlemek güzel oldu.
Çok teşekkürler. Oyunun prömiyerini 27 Mart tarihinde yapmamızın sebebi, Haldun Taner Ustamızın ölüm yıl dönümü olmasıydı. Haldun Taner oyunları her oyuncunun ve yönetmenin heyecan duyduğu eserlerdir; çünkü o bizi bizim kodlarımızla anlatır. “Sersem Koca’nın Kurnaz Karısı” Türk tiyatro tarihine ışık tutan bir misyona sahiptir. Ermeni, Rum ve Türk oyuncuların; Ahmet Vefik Paşa gibi bir devlet adamının hikâyelerini ve batı ile geleneksel tiyatro arasındaki varoluş biçimlerini çok güzel vurgular. Biz de oyunu “orta oyunu” tarzında, seyirciyle iç içe oynayarak Haldun Taner’e yakışır bir yaklaşımla ilerlemek istedik.
Oyunun sizin için bir diğer anlamı da konservatuvardan bu oyunla mezun olmanız, değil mi?
Evet, 20 sene önce mezun olurken sahnelediğimiz oyundu. Sahnedeki arkadaşlarımın çoğu o dönemki sınıf arkadaşlarımdır. Bu anlamda bizim için yıllar sonra gelen, çok mutlu edici bir tecrübe oldu.
O günkü Mert Fırat’ı karşınıza alsanız, bugünün deneyimiyle vereceğiniz en önemli tavsiye ne olurdu?
O zamanlar başka bir heyecanla oynuyordum. Oyundaki Tomas Fasulyeciyan karakterinin Küçük İsmail’e söylediği bir söz vardır: “Kelimeleri hamhumşarolop yutuyorsun, sükutları konuşturamıyorsun evlat. Sakin oyna, sükutları konuştur biraz.” Öğrencilik yıllarımdan beri çok sevdiğim bir sözdür. Dolayısıyla o zamanki Mert’e muhtemelen “Biraz daha sakin oyna, sükutları konuştur” derdim.
Sükut ve sakinlik diyorsunuz ama her an bir tempo içerisindesiniz. Sahne dışında da yer aldığınız birçok proje var ve hepsine yetişebiliyorsunuz. Nasıl oluyor bu?
İşleyen demir ışıldar demişler. Neyse ki uyurken sakin kalabiliyorum! Şaka bir yana, kaliteli uyku benim için çok önemli. Bazı rutinlerim var; her sabah sporumu yaparım, kızımla geçirdiğim vakitlerde çok sakinimdir. Haftanın belli günleri onu okula ben götürürüm. Ailemle geçirdiğim zamanlar benim kaçış alanım ve terapim gibi oluyor. Ama haklısınız, temposu yüksek bir hayatım var; bu da benim tabiatım.
Yalnız kalmaktan ziyade kolektif hayatı daha çok tercih ediyor gibisiniz?
Yalnızlığı da severim ama genellikle uzun yolculuklarda. Çünkü o zaman yapmak istediklerimi zihnimde daha iyi tasarlarım. Gece herkes uyuduğunda kitap okumayı severim; çocukluğumdan beri gece geç saatlerde çalışmaya alışkınım.
Kalemi de çok güçlü bir isimsiniz. Başrollerinde olduğunuz “Atlıkarınca” ve “Başka Dilde Aşk” filmlerinin senaryolarında da imzanız var.
Evet, İlksen Başarır ile birlikte yazmıştık. “Atlıkarınca” filminde ele aldığımız pedofili gerçeği, günümüzde hâlâ küresel anlamda mücadelesi verilen bir sorun. Benim için anlatılması gereken bir konuydu. Bir cesaretle yazdık, çektik ve oynadık. Bu cesaret hepimize lazım.
Film günümüzde çekilse yine aynı rolü oynar mıydınız?
Oynardım. Bazen “Biz o filmi 16 yıl önce nasıl çekmişiz?” diye konuşuyoruz ama bu, dünyada yadsınamaz bir problem. Biz o sorunları görünür kılmak, insanlara nefes olmak ve yalnız olmadıklarını hissettirmek istedik. Sonuçta toplum için sanat yapıyoruz.
Ufukta yeni bir sinema ya da dizi projesi var mı?
Var tabii, hatta birçok proje var. İlksen Başarır ile yeni bir sinema projesi hazırlıyoruz. Ekim ayında Netflix’te 8 bölüm halinde yayınlanacak, Hikmet Hükümenoğlu’nun romanından uyarlanan “Sonra Gözler Görür” dizisinde rol aldım. Ayrıca Mehmet Günsür ile birlikte rol aldığımız “Hakikatin Ölümü” ve Tülin Özen’le birlikte rol aldığımız “Sevda” isimli iki sinema filmi de yolda.
Biraz da Londra’dan bahsedelim. Şehri yaşamak anlamında neler yapıyorsunuz?
Londra’da çok zengin bir mutfak kültürü var. Borough Market’i çok seviyorum. Sokak yemeklerini deneyimlemeyi, pazar yerlerini gezmeyi tercih ediyorum. Sürekli Piccadilly Circus civarında gezmek yerine keşfedilmemiş sokakları, Enfield ve Harrow gibi bölgeleri dolaşmayı seviyorum.
Enfield mı? Ben orada yaşadığım için merak ettim; bizim goremedigimiz neyi gormus olabilirsiniz orada?
Türk nüfusunun yoğun olduğu bir bölge olduğu için her gelişimde Türk kökenli belediye başkanlarımızı ve milletvekillerimizi mutlaka ziyaret ederim. Yani sadece yemek yemeye gelmiyorum! Turistik yerlerden ziyade farklı etnik kökenlerin yaşadığı yerleri gezmek bana daha cazip geliyor.
Yemek yapmak da hayatınızın bir parçası mı?
Evet, Hünkar Beğendi en sevdiğim yemeklerden biridir ve bol patlıcanlı olacak şekilde çok da güzel yaparım.
O zaman bir sonraki gelişinizde sizi buranın meşhur tantunicisi Neco’da ağırlamak şart oldu.
Seve seve!

Nisan 2026 – Londra