Skip to Content

“İstemediğim bir şeyin içinde yer almama lüksüne sahip oldum tiyatro sayesinde.”

Madem Şehir Tiyatroları kulisinde buluştuk, o zaman birazdan izleme şansını elde edeceğim “Yoldan Çıkan Oyun” ile başlayalım mı? İngiliz kökenli bu oyun; Londra’da İngiliz meslektaşlarınız tarafından da sahneleniyor.

Evet ve ben Londra’da izledim oyunu.

Şehir Tiyatroları’nda sahnelenme fikri oyunu Londra’da izledikten sonra mı gelişti?

Yok, aslında olay şöyle gerçekleşti: `Yoldan Çıkan Oyun`, 20 seneyi aşkın bir süre önce İngiltere’de sahneleniyor. Sonra ünü bütün dünyaya yayılan bir oyun haline dönüşüyor. Yönetmenimiz Lerzan Pamir, oyunu Türkiye’de sahneleyen ilk isim oluyor ve `Yoldan Çıkan Oyun` özel bir tiyatroda kısa süreliğine sahneleniyor. Yıllar sonra bu kez Şehir Tiyatroları, oyunu repertuvarına almak isteyince Lerzan ile temasa geçiliyor ve “sıfır kilometre” bir oyun gibi sahnelerdeki yerini alıyor. Yani İngiltere’deki versiyonu ile organik bir bağ ya da onlardan ilham aldık gibi bir durum yok.

Oyun bir vodvil olsa da Türkiye’de sahneye koyarken orijinalinden farklı bir yorum kattınız mı?

Oyun buna imkan vermiyor, yoruma kapalı. Çünkü her detay bir matematikle hesaplanmış, ona göre yazılmış. Oyuncunun doğaçlama yapabileceği alanlar bile çok küçük. Söylenen her repliğin, yapılan her rejinin bir sonraki sahneyle ya da 15 saniye sonrası ile bir bağlantısı var. Dolayısıyla orada ne kafanıza göre bir laf söyleyebilirsiniz ne de bir saniye önce ya da sonra lafa girebilirsiniz. İşte maharet de burada. Her ekip mutlaka bir farklılık koyuyordur ortaya ama sınırlı imkanlar dahilinde.

İstanbul’a bu gelişimde bayağı bir tiyatro oyunu izleme şansım oldu. Dikkatimi çeken ise oyun sürelerinin uzunluğu oldu. İşin mutfağındaki isim olarak senin düşüncelerini merak ettim.

Önce `Yoldan Çıkan Oyun` üzerinden yorumlamak isterim soruyu. Komedi ve zamanlaması çok iyi ayarlanmış bir oyun olduğundan süresi çok tahammül edilebilir bir seviyede. Hatta “tahammül edilebilir” demek bile fazla çünkü seyirci başlayıp bitiriyor oyunu. Fakat bunu her uzun oyun için söyleyemeyiz tabii. Hele ki pandemiden sonra birçok insanda kapalı alanlara girme fobisi oluştu. Bugün hâlâ sinema salonlarına giremeyen insanlar var.

Fakat ilginçtir ki tiyatrolara şaşkınlık verecek şekilde bir ilgi var. Uzunluk meselesine gelince; bu artık çağın sorunu. Bırakın üç saati, iki saatlik bir oyunu bile takip etmekte zorlanıyor insanlar. O nedenle de genelde artık tek perdeye gitmeye başladı ekipler. Seyircinin bu konudaki eleştirisini de haklı bulmuyor değilim. Bir oyunu üç saat izleyebilmek için gerçekten buna değecek bir eser olması lazım. Mesela bu sezon izlediğim `Cadı Kazanı`bu kategoriye giren oyunlardan biri. Zor ve uzun bir metne dayalı bir oyun ama o kadar başarılı sahnelenmiş ki, üç saat ne zaman başladı ne zaman bitti anlamadım.

Şimdi biraz daha gerilere, çok sevdiğim filmlerinden biri olan “Yazgı” dönemlerine gitmek istiyorum. Senin oyunculuk serüveninin yazgısını da değiştirmiş olabilir mi bu film?

“Benim bütün hayatımı değiştirdi hatta” diyebilirim. O dönem, okuldan yeni mezun olmuş bir oyuncu adayıydım. Okulumun son senesiydi, Zeki Abi’nin (Demirkubuz) `Üçüncü Sayfa` diye bir filminde beş-altı sahne oynamıştım. Mezun olduğum sene bu kez `Yazgı`filmi ile geldi. Bahsettiğim sene 2000’ler ve o zamanlar Türk sinemasında toplasan beş tane falan film çekiliyor ve ben o filmlerden birinde başrol oynuyorum. Düşünebiliyor musun? Durum böyle olunca olağanüstü bir deneyim oldu `Yazgı `filmi bütün oyunculuk kariyerim değişti. Çok yüksek bir yerden başlamış oldum kariyerime.

Dezavantajını yaşadın mı bu durumun?

Dezavantaj olarak değerlendiremem ama biraz daha ince eleyip sık dokumak zorunda kaldım teklif edilen projeleri. Televizyon projeleri konusunda da aynı tutumu sergiledim. “Bunu oynayamam” dediğim işler oldu. Tabii televizyon projelerini bu kadar kolay geri çevirirken tiyatrocu olmanın bana sağladığı konfor dayanağım oldu. Bir işi reddederken “Ne yapacağım şimdi?” diye düşünmek zorunda kalmadım. İstemediğim bir şeyin içinde yer almama lüksüne sahip oldum tiyatro sayesinde.

Serdar Orçin demek, konfor alanından çıkmaktan çekinmeyen oyuncu demek benim için. “Güller ve Günahlar” dizisinde canlandırdığın Cihan karakteri mesela… Ne yaşatıyorsun sen bize öyle!

Aslında sinema filmi senaryolarını değerlendirirken “Bu role benzer bir karakter daha önce oynadım, yine oynamayayım” diyebiliyorsun ama televizyon dünyasında her zaman öyle olmayabiliyor. Bir rol çok tutmuşsa “Hadi, benzerini yine oyna” diyebiliyorlar. Buna rağmen televizyonda da seçici davranıp beni heyecanlandıran rolleri tercih ediyorum.

Cihan çok arıza bir insan gerçekten de! `Behzat Ç.’de canlandırdığım Barbaros ya da `Yargı` dizisindeki Savcı Efe de benzer karakterlerdeydi. Benim öngörüm; senaryoları yazarken zihinlerinde bu karakterlere hayat vermiş bir Serdar Orçin’i hayal ediyorlar ve “Cihan’ı Serdar Orçin oynasa ne güzel olur” düşüncesinden yola çıkılarak bir buluşma gerçekleşiyor. Ekstrem bir karakter ve oyunculuk isteyen bir rol oldugunda tercih edilen birkaç isimden biriyim.

Ekstrem karakterler dedik madem; bir oyuncu için rolden çıkamama bir şehir efsanesi mi, değil mi?

Rolden çıkamama diye bir durumu ben kabul etmiyorum. Role girememek olabilir ama çıkamamak diye bir şey yok. Oyunculuğun yetenek kadar zekâyla da ilgisi var; hatta bir tık ruh sağlığıyla da. Oyuncunun konuyu bir adım öteden çözmüş olması, sete geldiği andan itibaren ne yapacağını çoktan biliyor olması ve esneme payı bırakması lazım. Tiyatro bazında değerlendirecek olursak; prova süreci çok uzun olduğu için deneme payınız da yüksek ama setler öyle değil. Önüne gelen metni okursun, kafanda bir şey hayal edersin, o sırada gelen bir brief varsa onu da değerlendirir oynarsın.

Cihan’a dönecek olursak; sokakta ters tepkilerle karşılaştığın oluyor mu?

Şimdi söyleyeceğim şey biraz garip olacak ama insanlar inanılmaz seviyor Cihan’ı. Özellikle de kadınlar. Resmen sosyolojik bir vaka yaşıyorum. Aktör olarak karakterin bu kadar seviliyor olması hoşuma gidiyor ama diğer yandan “Bu karakterin bu kadar sevilmemesi gerekir” diye bir duyguya kapılıyorum. Belki de içten içe ehlileştirilmeye yatkın bir karakter olmasından dolayı sevildi Cihan ama seyirci tarafından bu kadar sahiplenilen bir karakter olması ürkütücü.

Mehmed Bayazıd Lisesi’nin hayatında çok önemli bir rolü olduğunu düşünüyorum. Döneminde senin gibi bir sürü oyuncu çıkarma misyonuna sahip bu okuldan değil de başka bir okuldan mezun olsaydı Serdar Orçin, şu an ne yapıyor olurdu?

İnan hiçbir fikrim yok, biliyor musun? Şu kadarını söyleyeyim; okulun tiyatro çalışmalarına Lise 2. sınıfta katıldım. Öncesinde tiyatroya bile gitmişliğim yoktu. Fikirtepe çocuğu olarak bütün olayım futbol, bilardo, basketboldu. Bir gün okul bizi mecburi bir tiyatro gezisine götürdü. Oyunu izledim ve aşık oldum. “Benim dünyamın dışında daha başka ne dünyalar, ne bilgiler, ne yaşam tarzları varmış meğer” diye düşündüğümü hatırlıyorum. Olumlu anlamda şoke olmuştum.

Hangi oyun olduğunu hatırlıyor musun?

Tabii. Bertolt Brecht’in `Fırın` eserinin Türkçe`ye `Ekmek Kime Pişecek?` olarak uyarlanmış oyunuydu. Öylesine sevdim ki, tiyatroya başlar başlamaz sınıfta kaldım, kafa gitti bende. Ama sınıfta kaldığıma o kadar memnundum ki; bu sayede üç sene boyunca okulun tiyatro bölümünde kalma şansım doğdu. Sonradan anladım ki o okul bir konservatuvarmış aslında. Bu sayede, bir konservatuvar ile ilgili haberdar olmam gereken her şeyi öğrenerek girdim Müjdat Gezen Sanat Merkezi’ne.

Müjdat Gezen ile aynı sahnede oynadın mı?

Evet, hocamla konservatuvar yıllarımda Hababam Sınıfı’nda beraber oynamıştık. Sonrasında, şu aralar sahnelenen `Yedi Kocalı Hürmüz` oyunundaki jön karakteri oynamam için aradı beni hocam. Fakat o sırada hem dizi seti hem de tiyatro oyunundan dolayı teklifini kabul edemedim. Hocamı reddetmek zorunda kalmak da çok zor oldu. Umarım başka bir projede buluşma fırsatımız olur.

Gelelim biraz da “Prens” dizisine… Yeni sezon yolda değil mi?

Evet, eylül ayında çekimlere başlanılması düşünülüyor.

Prens Kalesh, Cihan derken amcaların imajını zedeleyeceksin. İşin esprisi bir yana manipülatif prenslerin şahı Prens Kalesh karakterinde seni en çok cezbeden ne oldu? Mesela ben karakterin “bir şeyler planlıyorum ama asla renk vermiyorum” tavrına bayılıyorum.

Gerçekten hiç bu şekilde düşünmemiştim. Bir yanda amca Cihan, diğer yanda amca Kalesh… Gerçekten de bu gidişle “Kötü Amcalar Krallığı”nı kuracağım galiba.

Prens Kalesh’in de ötesinde beni öncelikle etkileyen başlı başına senaryonun kendisi oldu. Senaryoyu okurken gülmekten ara vermek zorunda kaldım. Bir oyuncu için çok nadir bir durumdur bu kadar çok gülerek senaryo okumak. Çünkü bu kadar komik bir senaryoya 10 yılda, 20 yılda bir kere denk gelirsiniz ya da hiç denk gelmeyebilirsiniz. O yüzden Prens’in beni cezbeden birinci özelliği tabii ki senaryosu ve dili.

Prens Kalesh’e bayılıyorum ben de. Oynarken de çok büyük bir keyif alıyorum. Dizideki bütün karakterler birbirinden saçma, birbirinden tuhaf özellikler taşıyorlar. Dediğin gibi “bir şeyler planlıyorum ama asla renk vermiyorum” tavrı karakterlerin hepsinde var. Sonunda hepsinin çok feci şekilde çuvallaması fakat yine de hiçbir şey olmamış gibi hayatlarına devam etmeleri gerçekten çok komik.

Dijital platformda yayınlanan bir dizi olmasına rağmen farklı kesimlerden çok fazla insana ulaşmayı ve ekrana bağlamayı başardı bu dizi. Sence seyirci Prens’e neden bu kadar sahip çıktı?

Gerçekten bir dijital platformda yayınlanıp da bu kadar meşhur olan bir dizi ben görmedim. Türkiye özelinde söylüyorum tabii bunu ama tam da sorduğun gibi çok farklı kesimlerden insanlara, daha doğrusu bütün kesimlere ulaşmayı başardı Prens. Başta bunun böyle olabileceğini tabii ki hiç kimse düşünemezdi. Dizinin hem senaristleri hem oyuncuları olan Giray Altınok, Kerem Özdoğan ve hatta MGX yapım da düşünemezdi. Bu çok daha `niş` bir iş gibi olacaktır diye düşünürken bakkalından taksicisine, otobüs şoföründen doktoruna, profesöründen pilotuna, 7’sinden 70’ine her kesime ulaşmayı başardı.

Nasıl başardı bunu?

Başka hiçbir diziye benzememesi çok etkili oldu. Bir de hem Türk motifini çok fazlasıyla taşıyıp diğer yandan bu ülkeyle hiçbir ilgisi yokmuş gibi oluşu, karakterlerin absürtlüğü, “koca bir krallığı” yönetmeye çalışırken ki çaresizlikleri; öte yandan herkesin birbirinin arkasından kuyusunu kazarken “Biz Bongomyalıyız! Bizde aileye yamuk olmaz!” türünden cümleler sarf etmeleri… Hem çok komik hem de bazen dramatik, çoğunlukla da şaşırtıcı olması seyirciyi kendine bağladı.

Diziyi izlerken sürekli “bu sahneyi çekerken ne kadar eğlenmişlerdir” diye düşündüğüm anlar çok oluyor. Sık sık çekimi durdurmak zorunda kaldığınız durumlar oluyor mu?

Şöyle söyleyeyim; bir sahnede komik bir şey olduğunda oyuncular gülebilir, bu yüzden sahne kesilir ama sahne çekilirken yönetmenin kahkahası yüzünden sahne kesildi diye bir şey duydunuz mu? Bu çok tuhaf, saçma değil mi? Ama bizim setimizde en çok olan şeylerden biri buydu. Hadi geçiyorum oyuncuların dağılmasını ve bir türlü toparlayamayıp sahneyi çekememesini ama bazen yönetmenin bazen kamera arkasındaki arkadaşların gülmelerinden dolayı bölümleri çekemediğimiz anlar çok oldu bu üç sezon boyunca. Bu anlardan oluşan kamera arkası görüntüleri bile YouTube kanallarında yüz binlerce kişi tarafından izlendi. Seyircinin bu anlara tanık olması, izlemesi de çok güzel.

Prens Kalesh aslında ne kazanıyor ne kaybediyor; hayat en çok ona zor gibi. Onun adına üzüldüğün zamanlar oluyor mu?

Evet, Kalesh’e üzüldüğüm çok an oluyor. Gerçekten bir şeyi bu kadar çok isteyip bir türlü başaramamak çok acı, acıklı. Ama çok da komik, hiçbir zaman kazanamıyor. İkinci sezonda bir ara krallığı ele geçiriyor ama bu sefer de motivasyonu kayboluyor; krallığı elinden almaya çalışmıyorlar diye bunalıma giriyor. Hain planlar kuramadığı için bu yetisini kaybettiğini düşünüyor. Orada anlıyoruz ki aslında Kalesh’in bir şeyi elde etmeye çalışmakla ilgili bir tutkusu var. Elde edince bozuluyor. Ama vazgeçiyor mu? Tabii ki hayır. Sanırım yeni sezonda da bu yüzden başına yine bir sürü şey gelecek. Belki Bongomya’dan ilk kovulan yine o olacak. Başarılarıyla, başarısızlıklarıyla ve kullandığı yöntemlerle önümüzü aydınlatmaya devam edecek gibi duruyor.

Kalesh’in Bongomya’nın o bitmek bilmeyen kaosu içinde asla bozulmayan saçlarını, iki dirhem bir çekirdek duruşunu ve jilet gibi kostümlerini görünce aklıma Shrek’teki `Prens Charming` geliyor. Günlük hayatında oldukça mütevazı ve doğal yaşayan biri olarak; çekimler biter bitmez ilk yapmak istediğin şey o kostümlerden kurtulmak oluyordur gibi hissettim. Doğruluk payı var mı?

Çok ilginç bir benzetme. Evet, gerçekten öyle. Ne olursa olsun Kalesh ve o bozulmayan saçları, kostümü… Gerçi üçüncü sezonda bir ara hizmetçi olmak zorunda kalsa da Kalesh yine Kaleshliğini yaptı, kostümlerini giyerek geri geldi.

Evet, dediğin gibi ben gündelik hayatta rahat giyinmeyi severim. Ama ne yalan söyleyeyim, Kalesh’in kostümlerini de seviyorum. Giydiğim zaman çok hoşuma gidiyor. Saçlarım normalde dalgalıdır, Kalesh imajı için her seferinde fön çekiliyor. Pek hoşlanmasam da o kostümü giyince, fönüm çekilince, makyajım yapılınca, yüzüklerim takılınca gerçekten bir havaya giriyorum. Kalesh oluveriyorum. Kalesh olmayı da kostümlerini de çok seviyorum.

Geçenlerde bir dijital platformda, “Bildiğin Gibi Değil” filmini nihayet izleme fırsatı buldum ve bayıldım! Bu tarz derinlikli senaryoları ve samimi oyunculukları ne kadar özlediğimizi fark ettim. Senin sinema yolculuğunda bu filmin nasıl bir yeri ve hatırası olacak?

Hemen söyleyeyim; çok önemli ve özel bir yeri olacak bu filmin hayatımda her zaman. Kariyerimde bir mihenk taşı olarak bile gördüğümü söyleyebilirim. Filmin yönetmeni Vuslat Saraçoğlu ile çalıştığım ikinci uzun metrajlı filmimiz oldu bu. Öncesinde ilk filmi Borç’ta beraber çalışmıştık. Film tamamlandıktan sonra bağımız sadece bir yönetmen-oyuncu ilişkisi ile sınırlı kalmadı, dostluğa dönüştü. Değer verdiğimiz konular, kıymet verdiğimiz şeyler, anlatım biçimimiz çok örtüştü. Dolayısıyla Bildiğin Gibi Değil, bu anlamda oyunculuk olarak edindiğim bütün tecrübeyi kullandığım, kullanmak için elimden geleni yaptığım bir film oldu.

Çıkan sonuçtan kendi adıma da arkadaşlarım adına da çok memnunum. Keza, İstanbul Film Festivali’nde En İyi Senaryo, En İyi Kurgu ve En İyi Erkek Oyuncu ödüllerini aldı. Rol arkadaşım Alican Yücesoy’la birlikte `En İyi Erkek Oyuncu` ödülünü paylaştık. Film ülkede birçok yerde gösterildi. Ödül tabii ki çok kamçılayıcı oluyor, görünür olmak çok güzel. Oyunculuk kariyerim devam ettiği sürece bu tip karakterlerin, bu tip hikâye anlatıcılığının içinde olmayı, var olmayı çok istiyorum.

Filmde canlandırdığın Tahsin, çok katmanlı ve derinliği olan bir karakter. Kendini birçok anlamda feda eden, karşılık beklemeyen oldukça naif bir adam. Günümüz dünyasında hâlâ böyle “Tahsin”ler kaldı mı?

Evet, Tahsin gerçekten çok naif, derinlikli, birkaç katmanı barındıran bir karakter. Kardeşleri için bazı şeylerden fedakârlık yapmış, sorumluluk üstlenmiş bir ağabey. Ama tabii böyle diye onu güzellemenin de çok bir alemi yok. Bu senaryo tam olarak da bunu söylüyor. Tahsin’in öyle güzellikleri varsa birtakım dandik tarafları da var; tıpkı kardeşlerinin de olduğu gibi. Aile fertlerinin karşı karşıya kaldıkları koşullar içindeki tepkileri, tepkisizlikleri bu kişilerin katmanlarını ortaya çıkarıyor. Dolayısıyla aile hikâyesinin güzelliği burada saklı. O yüzden herkes bu filmi izlediğinde kendinden, etrafından, ailesinden, akrabalarından mutlaka birilerini görüyor. Tahsin gibi karakterler elbette var, olmaz mı! Gerçek hayatta da büyük kardeş rolü üstlenenin, ortanca kardeşin, en küçük kardeşin getirdiği koşullar başka başka. Dolayısıyla Tahsin kadar kardeşlerinin de hikâyesi çok katmanlı. Burada da Vuslat’ın mahareti bir kez daha çıkıyor ortaya: Hikâyeyi kurgularken taraf tutmaması, ötekileştirmemesi.

Tahsin, kelimelerle ifade edemediği dünyasını müzisyen kimliği sayesinde dışa vuruyor. Serdar Orçin’in dünyasında müziğin ve enstrümanların yeri nedir?

Tahsin hayalini gerçekleştirememiş, bir müzisyen olma arzusunu gerçekleştirememiş bir kişi. O yüzden bu içinde bir ukde olarak kalmış. Hayatın akışında oraya gidememiş. Fakat başka bir senaryonun içine yine de müziği sokmuş. Bir enstrüman çalmaya çalışarak, şarkı söyleyerek bu tarafını hem onarmaya hem de beslemeye devam ediyor ve ifade edemediği şeyleri müzik yoluyla anlatmaya çalışıyor. Tambur çalması da bence çok özel bir durum. Çünkü yine kişiliğine yakışır bir enstrüman seçmiş.

Benim hayatımda da çok önemlidir müzik, hatta müziksiz yapamam. Fakat enstrüman çalma olayını hiçbir zaman sonuna kadar götüremedim. Aynı bu filmde de olduğu gibi; rol icabı tambur çalmam gerekiyordu ve yaklaşık 3,5-4 ay ders aldım, filmde çaldığım parçalara hazırlandım. Çok zor da bir enstrüman. Filmdeki iki parçayı çalabilecek bir seviyeye geldim ama o kadarla kaldı. Bir başka filmde bas gitar çalmam gerekiyordu; dolayısıyla biraz bas gitar da çalabiliyorum. Bir tiyatro oyununda ney çalmam gerekiyordu; iki sezon boyunca sahnede ney üfledim. O da belli bir seviyede kaldı. Özel hayatımda piyano dersleri almaya başladım ama onu da sonuna kadar götüremedim. Özetle yarım yamalak bir şekilde birkaç enstrüman çalabiliyorum ama hiçbirini için de “çalabiliyorum” diyemiyorum. Benim de büyük çaresizliğim bu!

Yanılmıyorsam üç abla ile büyümüş birisin. Filmin çekim sürecinde kendi ev ortamından benzer kesitlere rastladın mı? Serdar Orçin için üç abla ile büyümek nasıl bir deneyimdi ve bu durum karaktere hazırlanırken sana neler kattı?

Üç abla ile büyümek başlı başına bir kazanımdı. Hatta annem, babaannem ve ablalarım diye ifade edecek olursak beş kadınlı bir evde büyüdüm. Çok büyük bir sevgi gördüm. Filmde yer alan karakterler ile gerçek hayattaki aile ortamı diye değerlendirecek olursam; birebir ablalarımın yansıması olmasa da akrabalarımdan birçok karakterin yansıması bu filmde vardı. Tıpkı filmi izleyen herkes gibi ben de çok tanıdık hikâyelerle karşılaştım. Tahsin rolüne hazırlanırken de bu deneyimlerden faydalandım. Senaryoya kendimden de bir şeyler katarak Tahsin karakterini ortaya çıkardım.

Ve röportajın sonlarına gelirken… Bu konuyu sorsam mı sormasam mı emin olamadım ama dayanamayıp soracağım. Normalde magazin radarına girmeyen Serdar Orçin’in düğün görüntüleri neden günlerce tüm mecralarda karşımıza çıktı ve ne hissettiniz bu durum karşısında?

Çok utandık çünkü planladığımız bir şey değildi. Ece’nin rahmetli babası denizaltı subayı olduğu için düğünü orduevinde yaptık. Orduevinin koşullarını da bilirsin; girerken kimlik ibraz etmen gerekir ve sadece davetliler girebilir. Fakat nasıl oluyorsa araya bir paparazzi sızıyor ve bizim 200 kişilik davetliye hoş ve komik bir sürpriz olsun diye hazırladığımız “Erik Dalı” dansımızı videoya çekip sosyal medyada paylaşıyor. Davetlilerle beraber bu komik şakamız karşısında hep beraber gülecekken, dansımız bir anda milyonlar tarafından izlenir hale geliyor.

Bu durumu ilk fark eden kim oluyor?

Hatice Aslan. Düğün videosunu ve kendini bir anda sosyal medyada görünce hemen araştırıp çekimi yapan şahsı buluyor. Orası orduevi ve davetliler arasında binbaşılar falan var; düşünsene bir anda kendilerini sosyal medyada gördüklerini. Çekimi yapan kişiyi tutuklamak üzere aldılar, bir binbaşı Pendik’teki evinden kalkıp geldi düğünün durdurulması için. Araya emekli paşalar girdi düğünün durdurulmasına engel olmak için. Olay bir anda kontrolümüzden çıktı. Utançtan yerin dibine girdik. Düşünsene sabah bir uyanıyorsun ve düğününü 30 milyon kişinin izlediğini fark ediyorsun.

Ve o 30 milyonun içinde Assos’un ucra bir köşesindeki bakkal bile var!

Evet! Düğünün ertesi günü Assos’a gittik, mola vermek için bir bakkala uğradık ve adam şöyle dedi: “Oooo! Dansınız çok iyiydi.” Orada anladık ki konu bizi çoktan aşmış, geçmiş ola.

Çekimi yapan o şahsa ne oldu?

Hem tutuklanacaktı hem düğün durdurulacaktı. Tutuklanmasına engel olduk ama yaka paça dışarı çıkarıldı tabii. “Onun da işi bu” diyorsunuz bir yandan da ama sinir bozucu bir durum oldu. Halkımız “Erik Dalı”nı seviyor, yapacak bir şey yok dedik!”

Nisan 2026 – Istanbul

Sibel Tüzün
Sibel Tüzün
Kerem Gönlüm
Kerem Gönlüm
Yunus Yılmaz
Yunus Yılmaz
Mert Fırat
Mert Fırat