Skip to Content
Ey seyirci sen mi daha delisin biz mi?

Deliler Evi kadrosunun tamamıyla tanışıp bir araya gelmeye kalksam muhtemelen küçük çaplı bir düğün salonu kiralamamız gerekecekti.

Fakat bu röportaj da yapılmalıydı, içimde ukte kalmamalıydı, bu eğlenceli fırsat kesinlikle kaçmamalıydı.
Hele ki oyunun yönetmeni Ayşegül Hardern ile bu kadar kısa bir süre sonra başka bir projede bir araya gelme fikri yeterince geçerli bir nedendi.

Oyunun yazarı Kerem Kobanbay’ın Amerika’da yaşıyor olması bize engel olamazdı.

Oyuncuların tamamına bir şekilde mikrofonu uzatıp kaçamasam, bu işin deliliği nerede kalacaktı?

Ekibi temsilen oyuncu kadrosundan Ebru, Cennet ve Burak’ı bir araya getirmişken prömiyer öncesi nabızları yoklamasak mıydı?
Nasıl, tam da Deliler Evi gibi kaotik bir giriş olmadı mı sizce de?

O zaman haydi başlıyoruz…

“Tiyatro Gönülden Emek Verdiğim Bir Yer”

Ebru, seninle başlayalım istersen. Nasıl bulaştın bu işlere?

Ebru: Ben de bilmiyorum dermişim… (Editörden dipnot: Ve röportaj burada biter!)

Deliler Evi, ilk sahne tecrübem olacak. Tiyatroya merakım yoktu diyemeyeceğim tabii. Aksine aklımın bir köşesinde her zaman sahneye çıkma fikri vardı ama bu sadece fikir olarak kaldı. Kızlarımı drama kurslarına taşıdım durdum yıllarca ama kapıda onları keyifle bekleyen bir veli olmanın ötesine geçmedim. Sonra nasıl olduğunu ben de anlamadım ve kendimi yönetmenimiz Ayşegül Hardern’in Fourth Wall Acting okulunda buldum. Zaten tüm ekip bu okulun öğrencileriyiz. Ayşegül Hocamızın yönlendirmesiyle ilk senemiz sadece eğitimle geçti. İkinci senemizde de edindiğimiz tecrübeyi sahneye taşıma aşamasına geçtik. İşin ilginç yanı ise okula kaydımı yaptırdığımda günün birinde sahneye çıkacağımı bile düşünmemiştim. Çünkü öylesine keyif alıyordum ki; okulun bana kattığı o yaratıcı süreçten ruhen ve akademik anlamda beslenmek, günlük hayatın karmaşasından uzaklaşıp kendim için bir şeyler yapabiliyor olmak yeterli geliyordu. Ama meğer öyle değilmiş, şu an sahneye çıkmayı sabırsızlıkla bekliyorum.

Asıl mesleğin mimarlık değil mi?

Ebru: Evet, yüksek mimarım. Eşim de mimar ve Kuzey Londra’da beraber çalıştığımız, mutfak ve banyo tasarımları yaptığımız ve yakın zamanda Southgate’de ikincisini açtığımız bir showroom’umuz var. Yani aslında normal hayatım tasarım dünyası üzerine kuruluyken, şimdi bir de sanat dünyası çıktı başıma.

Pek de hoşuna gitmiş gibi…

Ebru: Yani mimarlık ya da sahne, biri diğerinden daha ağır basıyor diyemem. Mesleğimi çok seviyorum, tiyatro ise gönülden emek verdiğim bir yer. Fakaaat, sahnenin rengi çok farklıymış. Devamı gelsin isterim.

Editörden dipnot: Gözlerindeki ışıltıyı bizzat gördüm! Ayrıca Ebru’nun ilk sahne tecrübesi olacağına katiyen ikna olamıyorum. Çok profesyonel bir duruşu var.

Herkes bir yandan da kendi işinde gücündeyken sahneye hazırlık süreci nasıl ilerledi?

Ebru: Oyunu sahnelemeye Eylül ayında karar verdik, yılbaşında ezberlerimizi yapmaya başladık, sonrasında da provalara geçtik. 14 kişiden oluşan kalabalık bir ekibiz. Dolayısıyla aşırı bir şekilde birbirimizin günlük devam eden hayatına da uyacak şekilde hareket etmeye büyük özen gösterdik. Bir de bu 14 kişilik ekibin içinde benim gibi hiç sahne deneyimi olmayan da var, olan da var. Mesela Burak tecrübesi olan arkadaşlarımızdan, birazdan bahsedecektir kendisi de. Ayşegül gibi değerli bir yönetmenle çalışmanın sürecin gelişiminde çok önemli bir etkisi var. Çok çok iyi bir hoca; çok yetenekli ve çok yaratıcı. Öyle tahmin edilemez dokunuşlarda bulunuyor ki, “Nasıl ya?” diyerek şaşırıyoruz her defasında. Ayşegül’ün yaptığı her şeyi çok sihirli buluyorum.

Evli, mutlu, çocuklu Ebru, evdekilerden nasıl bir destek gördün bu süreçte?

Ebru: İnanılmaz destek oldular, bu kadarını ben de beklemiyordum. Nisan ayına kadar haftada bir kez prova yaparak idare ediyorduk ama son iki aydır hafta sonlarımız tamamen prova yaparak geçti. Bu süreçte gerek eşim gerekse kızlarım desteklerini hiç esirgemediler.

Sayılı günler kaldı oyuna. Bir öngörüde bulunabiliyor musun o güne dair?

Ebru: Oyunun sahne alacağı Millfield Theatre’a, yönetmenliğini yine Ayşegül Hardern’in üstlendiği, değerli sanatçımız Reha Özcan’ın tek kişilik oyunu Bir Garip Orhan Veli’yi izlemeye gittik ekipçe. Oyun sonrasında sahneye çıkıp şöyle bir salona baktık ve üç yüz küsur koltuğu görünce nefesimiz kesildi, nokta!

Oyundaki rolün ile ilgili benim bir tahminim var ama senden duyalım.

Ebru: Oyun bir klinikte geçiyor. İsmen klinik ama aslında Deliler Evi. Bu klinikte de bir müdire, iki doktor, iki hasta bakıcı ve sekiz tane hastamız, ziyaretçi zannettiğimiz bir hırsız ve tesisatçı var. Sence ben hangisiyim?

Editor: Cevap veriyorum: Müdire!

Ebru: Bildin. Zaten Ayşegül de bana baktı ve “Sen müdire ol” dedi. “Tamam, ben müdire olayım” dedim. Benim hayattaki misyonum bu sanırım.

Oyun bir vodvil. Şimdi sana şöyle bir soru sormak istiyorum: İki çocuk annesi bir kadın olarak, sen evde de sürekli bir vodvil ortamında yaşamıyor musun zaten? Oyuna hazırlanırken katkısı olmuş olabilir mi bu durumun?

Editörden dipnot: Ben de iki çocuk annesi bir insan olarak elbette ki bu sorunun ardından Ebru ile aramızda empati dolu anlar yaşıyoruz.

Ebru: Ya evet, hiç bu şekilde düşünmemiştim sen söyleyene kadar. Çok doğru. Tıpkı vodvil oyunu gibi bir hayat. Hiç durmuyor ve bu durmayan hayatın matematiği çok önemli. Böyle bir vodvil oyunu sergilerken, sahnede de benzer çok durumlar yaşıyoruz gerçekten de.

Burak: “Kısa Zamanda Çok Güzel Bir Aile Olduk”

Evet Burak, şimdi de seninle devam edelim mi biraz?

Burak: Ben İngiltere’de Ebru kadar eski değilim. Ankara Anlaşması ile gelenlerdenim ve oturum izni alma süreçlerim hala devam ediyor. Ebru’dan farklı olarak Türkiye’den gelen bir tiyatro tecrübem var. İngiltere’ye geldiğimde çeşitli tiyatro topluluklarına katıldım, hatta bazı oyunlarda rol de aldım. Ocak ayıydı yanılmıyorsam, Ayşegül Hoca “Benim oyunumda boşluk var, gelmek ister misin?” dedi. Benim de bu anlamda arayış içerisinde olduğum bir dönemdi ve ekibe katılma kararı aldım. Normal şartlarda hafta sonlarımı bir provaya ya da düzenli bir etkinliğe ayırmayı çok tercih etmiyorum ama ekip ve oyun o kadar yüksekti ki, değil bir hafta sonumu, her hafta sonumu veririm dedim. Kısa zamanda çok güzel bir aile olduk, çok güçlü bir arkadaşlık bağımız oluştu ve bir süre sonra dışarıda da görüşür olduk. Herkes birbirinden farklı noktalarda yaşadığı halde hemen hemen her fırsatta buluşur hale geldik.

Oyunda seni hangi rolde izleyeceğiz?

Burak: Eşi ile birlikte aynı odada kalmak için türlü yollar deneyen bir hastayı canlandırıyorum. Olaylar durumun yarattığı absürt durumlar üzerinden gelişiyor. Bir yandan da tesisatçıyı canlandırıyorum. Oyunda eşimi Cennet canlandırıyor. Cennet gibi birinin rol arkadaşım olması büyük şans, çünkü çok çabuk kaynaştık ve Cennet’in bu konuda rolü çok büyük.

Cennet: Soru-cevap sırası henüz bana gelmedi ama ben bir noktaya değinmek istiyorum. Erkek oyuncu çok zor bulunuyor Londra’da. Oyunu izlerken fark edeceksiniz, o nedenle dilimleyip dilimleyip aralara koyduk erkek oyuncuları.

Neden zor erkek oyuncu bulmak?

Burak: Türkiye için geçerli değil bu durum tabii. Fakat Londra’da bir yandan da hayatın getirdiği ekstra yükümlülük, o yükümlülüğün getirdiği ağırlık öncelik kazanıyor. Belki de tiyatro tercih edilmiyor bilmiyorum ama ciddi bir erkek oyuncu sıkıntısı var. Kadın oyuncularımız yoğun programlarına rağmen koşa koşa provalara gelebiliyor ama erkeklerde durum biraz farklı sanki, gibi bir gözlem yapıyorum. Mesela Ebru hem Müdireyi oynuyor hem de koordinasyondan sorumlu. Bir diğer oyuncumuz olan Melisa aynı zamanda yönetmen yardımcılığı yapıyor, Arzu arkadaşımız aynı zamanda kostümlerle ilgileniyor, Cennet sosyal medya kısmı ile ilgileniyor.

Burak burada da ben araya gireceğim müsaadenle. Bu durum kadınların “multi-task” (aynı anda birden çok işi yapabilme) konularını biraz daha iyi kotarabiliyor olmasından kaynaklanıyor olmasın?

Burak: Haklısın sanırım.

Editörden dipnot: Üç kadınla aynı masa etrafında toplanıp röportaj verirken başka bir cevap hakkı doğmadı kendisine sanki, gibi hissettiğim bir an oldu.

Cennet: “Kerem Bey’in Aklına, Fikrine Duyduğum Hayranlıktan Bahsetmeden Geçemiyorum”

Cennet, senden de oyun metni ile ilgili bir şeyler dinlemek isterim. Çünkü oyunun dili seni çok etkilemiş gibi.

Cennet: Evet. Oyunun yazarı Kerem Kobanbay, oyunu yazarken çok güzel bir dil kullanmış. Mizah yönü çok güçlü bir dil. Yanlış anlaşılmalar silsilesi üzerine gelişiyor her şey. O yüzden Kerem Bey’in aklına, fikrine duyduğum hayranlıktan bahsetmeden geçemiyorum.

Yönetmeniniz Ayşegül Hardern’i de hiç dilinden düşürmüyorsun, dikkatimi çekti.

Cennet: Ayşegül Hoca çok başarılı bir yönetmen. Onun dokunuşunun olduğu oyunları çok kolay ayırt edebiliyorsunuz. Okulunda sahneye ilk çıktığımızda önce bize hiç dokunmadı, sadece gözlemledi ve o gözlemlerden yola çıkarak nokta atışı bir cast (oyuncu kadrosu) oluşturdu. Ayşe Hoca’dan her gün yeni bir şey öğreniyoruz; kendimizi keşfedebilmemiz için bize alan açıyor. Yeni fikirlere çok açık. Hayalimde her zaman çalışmayı düşlediğimi bir yönetmen o. Bir de oradan oraya koşturan, sürekli oyun üreten, turnelere çıkan bir yönetmen olduğu halde bizleri asla ihmal etmiyor.

Evvelinde tiyatro geçmişin var mıydı yoksa hikayen Fourth Wall Acting ile mi başladı?

Cennet: Daha önce sahneye çıkmadım ama ne zaman beni etkileyen bir şey izlesem “Ben olsam bunu nasıl yapardım, yapabilir miydim?” şeklinde bir düşüncem olurdu. Ayşegül Hoca ile tanışmam da çok enteresan oldu. O dönemler bir arayış içerisindeydim ve Ayşegül Hoca çok alakasız bir yerde çıktı karşıma. Sohbetimiz esnasında bir tiyatro okulu olduğunu, yönetmenlik yaptığını öğrendim ve kendimi Fourth Wall Acting’de buldum. Elimden bir tuttu, bir daha bırakmadı.

İlk kez sahneye çıkacak biri olarak ezber kısmını nasıl kotardın Cennet?

Cennet: Oyun bir vodvil oyunu olduğu için ezber kısmı ilk başta biraz zor geldi. Çünkü sürekli bir hareket, sürekli bir alma-verme durumu var. Dolayısıyla ben ezberimi iyi yapsam da partnerimin de o denli iyi yapıyor olması lazım ki toparlayabilelim. Fakat öylesine harika bir ekibiz ki, bu anlamda da stresli bir durum yaşamadık. Her durumda, her koşulda durumu toparlayabilen bir ekip olduk. Mesela Burak şaşıracak gibi olduğum bir noktada o duruma fırsat vermeden anında toparlayabiliyor.

Sahne Arkası Kulisi ve Büyük Gün Heyecanı

Ekibin tamamı ile tanışma fırsatım ne yazık ki olamadı ama üçünüzün gözünde de ortak ışıltıyı görmek, ekibin tamamı ile ilgili yeterince olumlu izlenim bıraktı bende.

Ebru: Kendi adıma konuşacak olursam ekibin yaş ortalamasını yükselten kişi benim ama bu ekipten en çok beslenen kişilerden biri de yine benim.

Oyununuz 15 Haziran Pazartesi günü Millfield Theatre’da izleyicisi ile buluşacak. Pekiii, Pazar günü sizin için nasıl geçecek?

Ebru: Kalbimiz şimdiden ağzımızda atıyor zaten. Seninle buluşmaya gelirken yolda konuştuğumuz bir durumla özetleyeyim heyecanımızı: Burak geçtiğimiz günlerde grubumuza bir mesaj attı ve şöyle dedi: “Arkadaşlar! Önümüzdeki hafta bugün, bu saatte oyun bitmiş olacak ve biz teşekkürleri kabul ediyor olacağız.” Bu mesajın üzerine rahatlamak yerine tüm gece gözüne uyku girmeyen arkadaşlarımız oldu.

Cennet: Ekipten birçok arkadaşımız ilk kez sahne alacak ve bu vesile ile bizleri izlemeye gelecek, desteğini esirgemeyecek eşimiz, dostumuz; tiyatro ile ilgilenen, bu işe gönül vermek isteyen birçok insan orada olacak. Dolayısıyla bir şeye vesile olacaksak, alnımızın akıyla çıkmak istiyoruz o gün.

Burak: Geçmişte tiyatro tecrübem olmasından dolayı ilk başlarda çok fazla heyecan hissetmiyorum ama oyuna 15 dakika kala bir heyecan başlıyor; “Oyunumuz başlıyor” anonsundan sonra ise o heyecan hepten artıyor bende. Bir de Millfield Theatre çok büyük, 350 kişilik bir kapasiteye sahip. Böylesi büyük bir salonda ilk kez oynayacağım. Bir de daha önce oynadığım oyunların hiçbirinde açılışı ben yapmamıştım. Deliler Evi bu anlamda bir ilk olacak benim için. Açılıştaki enerjimiz bütün oyunu etkileyecek ya da en azından oyunun ilk perdesini etkileyebilecek bir durum olacak.

Cennet: Bir de provalarda biz birbirimizin esprilerine çok gülüyoruz ama seyirci gülmezse küsüp ağlayabilirim ben.

Editörden Cennet’e: Üzülme, ben yanımdakileri dürterim “Burada gülünecek!” diye.

Ekip icinden hanginiz perdeyi caktirmadan aralayip salonun nabzini tutacak sizce?

Ebru: Ya! Galiba onlardan biri ben olabilirim sanki.

Burak: Cennet ve Betül diyorum. Betül kesin bakar.

Cennet: Bana da Deniz bir yoklar gibi geliyor.

Seyirci ile göz teması kurmalı mı kurmamalı mı? Yoksa hiç denenmemeli mi?

Ebru: Ben bu soruyu Ayşegül’e sordum biliyor musun? “Ufka mı bakayım, seyirciye mi?” diye sordum. O da “Kişiden kişiye değişir, sahneye çıkmadan kestiremezsin bunu” dedi. O yüzden şu an kestiremiyorum ama beni izlemeye gelecek aileme “Önlerde değil, arka sıralarda oturun!” dedim. Baktım kaldıramıyorum, direkt ufka doğru bakacağım ben.

Cennet: Ben kimseyle göz teması kurmak istemiyorum ama Eda Hanım, siz mümkünse önlerde oturun; sizinle göz teması kurabilirmişim gibi geliyor.

Burak: Ben seyirciyi görmüyorum orada boşluk görüyorum, gözüme perde inmiş gibi. Sahne arkasinda birçok kişinin emeği var ama şahsi olarak en çok kahrımızı Çiçom yani Çiğdem çekti, en çok ona teşekkür etmek istiyorum.

Ve Bitirirken…

Ebru: Fırsatını bulmuşken eşim Okay ve kızlarım Ada ile Derya’ya teşekkür etmek istiyorum. Sevdigim işi yapmak için ben fedakarlıklarda bulunurken, onların da beni sevdiği için fedakarlıkta bulunmaları çok kıymetli. Bir de unutmadan oyunun müziklerini yapan sevgili Cem Tuncer’e de teşekkür etmek isterim. Oyunu izlemeye geldiğinizde ne demek istediğimi anlayacaksınız.

Burak: Umarım beraberce çok eğleniriz. Tek amacımız bu. Büyük bir destan değil; eğlenceli, keyifli bir oyun vaat ediyoruz.

Cennet: Ben biliyorum ki bu benim icin kendimi icinde gördüğüm yeni bir dünyanin açtığım ilk kapısı. O yüzden cok heyecanlıyım. İyi şeyler olacak. Oyunumuz için de ekip olarak afişinden, kostümüne her detayla ilgilendik . İzleyicilerimizin yorumlarını dört gözle bekliyoruz!

DELİLER EVİ’NİN TATLI DELİLERİ! SAHNEYE ÇIKMANIZA ANLAR KALA; KENDİNİZE VERMEK İSTEDİĞİNİZ O MESAJI ALAYIM…`

  • Deniz Toksun – Kontrolü bırak, eğlenmene bak!
  • Arzu Matera – Her zaman kendine inan, sen kim olduğunu hissediyorsan osun, içindeki sesi dinle.
  • Ebru Hayvacı – Ahhh Ebru, bak bu da oldu!
  • Mesut Murat Aşkın – Bugün bir hayalime dokunuyorum; umarım sizler de bu duyguyu hissedersiniz.
  • Nefise Gizem Serçe – Tam zamanında geldiniz, hadi başlayalım!
  • Çiğdem Arslan – Daima ileri bak, cesur ol, korkularını değil hayallerini büyüt!
  • Cennet Yıldız – Bu daha başlangıç
  • Buse Çetinkaya -Kalbin yumuşak, sesin değil. It’s all about balance
  • Melisa Şeker – Şimdi başka biri olabilme şansın, 8. Hastanın tadını çıkar!
  • Deniz Cemiloğlu – Hadi biraz eğlenelim.
  • Betül Çilenk – Hayallerinin peşinden koşmayı asla bırakma!
  • Arslan Burak Bozdağ – Bazen erkek olursun bazen kadın. Yeter ki insan ol.
  • Tarık Berkant Kepez – Hayatındaki bu ilkin tadını çıkar ve eğlenmene bak! Kapıdan çıkıyorum. Sahne başlasın, gerisi tiyatro!

Yönetmen: Ayşegül Hardern “… işin keyfini çıkarabilmek en önemli kısmı” – Devamını okumak için >>

Yazar: Kerem Kobanbay “… Yönetmen yeterince deli olduğu için, gerisini pek kurcalamadım açıkçası. Balık baştan kokar” – Devamını okumak için >>

Haziran 2026 – Londra

Uğur Aslan
Uğur Aslan
Sibel Tüzün
Sibel Tüzün
Kerem Gönlüm
Kerem Gönlüm
Yunus Yılmaz
Yunus Yılmaz